İnfomag yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnfomag yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2009 Salı

Yaratıcılığınızı güçlendirmenin yolları

Bugünlerde televizyonunu çöpe atan ünlüler gündemde biliyorsunuz. Çevreci ünlülerden sonra şimdi bir de bu moda oldu. Ama güzel oldu hoşuma gitti benim. Hiç denediniz mi televizyon izlemeden ve gazete okumadan kaç gün dayanabilirdiniz? Denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Buna öyle çabuk alışıyor ki insan uzunca bir süre ne bir şey okumak ne de izlemek geliyor içinizden. Nasıl bir huzur ve dinginlik geliyor hayatınıza inanamazsınız.
Ben çocuk sahibi olup evden çalışmaya başlayana kadar bunu hiç denememiştim. Gerçi anne olmadan önce de çok televizyon fanatiği bir insan değildim ama yine de her akşam açılırdı mutlaka evimizde. Fakat çocuk sahibi olduktan sonra bizim değil onun öncelikleri her şeyi değiştirdi. Akşamları o yatana kadar haber programı dahil hiçbir şey izlemiyoruz. Her ikimiz de gazeteci olmamıza rağmen. Bu bize çok iyi geldi. Daha fazla konuşur, paylaşır olduk birbirimizle. Kızımız da kolayca konuştu, kelime dağarcığı çok gelişti kısa zamanda. Çocuklarımız öğretmenlerimiz oluyor ya bu hayatta, bizimki de bize sakin ve sabırlı olmayı öğretiyor. Her anın farkına vararak yaşamayı öğretiyor.
Aslında size bir kitaptan bahsedecektim ama konuya televizyondan girdim. Çünkü televizyon izlememenin hayatımızda çok büyük bir kayıp değil hatta kimi zaman artı olduğunu gördüm şu son 2-3 yılda. Bugün kitabımı okurken de bunun farkında vardım. Julia Cameron, “İçinizdeki Yaratıcıyı keşfedin” kitabında sanatçılara, yazarlara, kısaca hayatında yaratıcılık isteyen herkese ilginç önerilerde bulunuyor. Kitap 12 haftalık bir eğitim süreci aslında. Her hafta ayrı bir bölümü okuyarak, ödevleri yapıyorsunuz. Yazarın yaratıcılığı geliştirme yönünde çok güzel önerileri var. Bunlardan en fazla ilgimi çeken “Okumama Alıştırması” oldu.
“Birşey yaratma sürecinde, herhangi bir fikir, kitap, makale, resim, şarkı olabilir, hiçbir şey okumayın sadece yaratıcılığınızı güçlendirecek şeyler yapın; Örneğin yürüyüşe çıkın, yemek yapın, müzik dinleyin, dans edin” diyor Cameron.
Okumama Alıştırması’nın anlatıldığı bölümden bir alıntı: “Kendinizi hayatınıza ya da sanatınıza sıkışmış hissediyorsanız okumama alıştırması kadar hiçbir şey etkili olamaz. Birçok sanatçı için kelimeler küçük sakinleştiriciler gibidir. Medya gündeminin konuşma tarzına sahibiz. Bu, yağlı yiyeceğe benzer ve sistemimizi tıkar. Fazlası bünyemizi bozar. Hayatımızdan bizi rahatsız eden şeyleri çıkartırken pınarımızı besliyor olmamız ise tam bir paradoks. Zihnimizi dağıtmadığımız zamanlarda, tekrar duyular dünyasına dönebiliriz. Önünüzü kapatan bir gazete olmadığında, tren yolculuğu seyredilecek bir galeriye dönüşür. İçine gömüleceğimiz bir roman olmadığında ya da bizi etkisizleştiren televizyon, gece koca bir kırlık alana dönüşür. Okumama tekniği çok kuvvetli ve korkutucu bir araçtır. Bu konuda düşünmek bile inanılmaz bir öfkeye sebep olabilir. Birçok engelli yaratıcı için okuma bir bağımlılıktır. Kendi düşüncelerimizi ve hislerimizi sindirmek yerine başkalarının kelimelerini ezberleriz.”
Cameron, derslerinde en zor haftaların okumama alıştırmasını verdiği haftalar olduğunu söylüyor. Bana da hayli ilginç geldi doğrusu. 1 hafta kadar denedim ve gerçekten de o hafta yazma konusunda daha rahat ve yaratıcı olduğumu gözlemledim kendimde. Bu aslında bir nevi içsel temizlik gibi, sadece içinizdeki akışı izliyorsunuz. Ve dışardan çok fazla uyaran olmayınca yaratım süreciniz daha kolay ve kendiliğinden oluyor.
Öte yandan, yaratıcılığınızı keşfetme yolunda temel teknik olarak Cameron “sabah sayfaları”nı öneriyor. Her sabah sadece yarım saat daha erken kalkıp 3 sayfa yazıyorsunuz. Ama aklınıza ne gelirse. Hiçbir şekilde kısıtlama yok. Tamamen özgürsünüz ve kendinizle başbaşasınız. Aslında günlük tutanlar bu duyguyu bilirler. Fakat nedense günlükler hep çocuklukta kalıyor, yaşı büyüdükçe insan utanıyor, üşeniyor yazmaktan. Kendinden bile çekinir hale geliyor. İşte bu sabah sayfaları sizi kendinizle yeniden buluşturuyor. Tam olarak kim olduğunuzu yeniden keşfediyorsunuz. Öyle şeyler çıkıyor ki bu sayfalardan hayatınıza yön veriyorsunuz. Bunu da denedim ve harika sonuçlar aldım. Zaten sürekli yazan ve kendimle de yazarak çalışan biri olduğumdan çok farklı gelmedi bana ama yine de disipline ettim kendimi yazma konusunda. Daha farklı ufuklar açtı, kalemimi çeşitlendirdi sanki. Aslında meditasyon niteliğinde bana kalırsa. Bir yerden sonra öylesine özgürce yazmaya başlıyorsunuz ki siz bile kendinize şaşıyorsunuz.
Kimliğimizi ve evrendeki gerçek yerimizi bulmak için meditasyon yaparız. İçsel gücümüzle bağlantı kurar, değişim için ilham, güç toplarız. İşte sabah sayfaları da bu nedenle benzer yani ruhsal bir etkiye sahip.
10 yıldır insanların içindeki yaratıcılığı özgür bırakmayı amaçlayan ruhsal seminerler veren Cameron, ev kadınlarından ressamlar, avukatlardan sanatçılar çıktığına şahit olmuş. Yani kitaptaki alıştırmaları yapmanız için ille de sanatçı olmanız gerekmiyor. Her kim olursanız olun mutlaka bir yerlerde saklı kalmış, farkında olmadan ya da olarak üzerini örttüğünüz yetenekleriniz olabilir. Artık örtüleri kaldırma zamanı.

*İnfomag Dergisi Şubat sayısı köşe yazım.
*Fotoğrafın ise yazıyla pek bir ilgisi yok ama... Doğa ve çok sevdiği arkadaşlarından Beliz ile yaratıcı bir dans yaparken:)

6 Ocak 2009 Salı

Kendi yolunuza sahip çıkın

Bu ay size ne yeni bir kitaptan bahsedeceğim, ne seminer ne de kişisel gelişiminiz yeni bir yöntemden. Sadece gerçek bir hikaye anlatacağım. Kendini gerçekleştirmiş 35 yaşında Mert Erkal’ın hikayesini. Mert’le tanıştıktan sonra gördüm ki onun hikayesini sizlerle mutlaka paylaşmam gerek. Çünkü çoğu zaman yaşanmışlıklar teorik bilgilerden ya da önerilerden daha hızlıca yer eder insanın ruhuna ve hafızasına.
Babasını kaybettikten sonra blog yazmaya başlamış. İşten dönüp gece yarılarına kadar uykusuz kalır sürekli yazarmış blogunda. Fakat gün geçtikçe blog dünyasına o kadar ait hissetmeye başlamış ki kendisini profesyonel iş hayatını bırakıp,yoluna bir blogger olarak devam etme kararı almış. Bu kararı almak ve uygulamaya koymak sandığı kadar kolay olmamış tabii. Annesi başta olmak üzere en sevdiği insanlar, “otur oturduğun yerde, gül gibi işin var” diyerek durdurmaya çalışmışlar onu. Ve sonunda hayalleri o kadar ağır basmış ki 10 yıllık pazarlama işinden ayrılmış. Kendisi bu süreci şöyle anlatıyor: “Bu süre boyunca tabiî ki de umutsuzluğa düştüğüm oldu ama hayallerim o kadar güçlüydü ki, her seferinde yerden düşüp tekrar ayağa kalkmamı sağladılar. Bir şeyi gerçekten isterseniz ve uğruna mücadele ederseniz, sonunda güç de olsa gerçek oluyor.”
Mert’in hayallerine ulaşma yolunda yaşadığı 2 önemli farkındalık var; Biri zihnimizin bize yarattığı engeller, diğeri de korkularımızı kendimizin yarattığı gerçeği.
Yaşadığı bu farkındalıkları ise şu şekilde ifade ediyor: “Bu süreçte hayalleri gerçekleştirmenin önündeki en büyük engelin yine insanın kendi zihninin yarattığı engeller olduğunu keşfettim. O küçücük kafatasımızın içinde kendimize ait bir gerçeklik yaratıyoruz ve işin komik tarafı, bir süre sonra da bu gerçeklik hayatın kendisi oluyor bizim için. Bu tespiti yaptıktan sonra insan, hayatı daha sıkı bir şekilde sorgulamaya başlıyor. Ben bu sorgulamayı yaptım ve kafatasımda birkaç delik açıldı. Bu şekilde sınırsız olanaklarla dolu bambaşka bir dünya ile tanıştım. Beynimde yarattığım korkuların yersiz olduğunu ve istersem hepsinin üstesinden gelebileceğini anladığım an benim hayatımın dönüm noktasıdır.”
Mert şu anda ne mi yapıyor? Tamamen kendi yaratıcılığı olan web sitesi ile doğu ve batı arasında köprü görevi görüyor. Bloggerlara pazarlama, içerik, tasarım ve daha birçok farklı alanda önerilerde bulunduğu sitesinde sadece İngilizce yazıyor. Hedefi alanında dünyada en iyi olmak, marka olmak.
Kendi deyimiyle basit yaşamayı deneyimlemiş ve daha önceki profesyonel iş hayatına göre çok daha mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor.
Mevcut işinden ya da genel olarak hayatından memnun olmayanlara Mert’in önerileri ise şöyle; “Eğer siz de işinizde mutsuzsanız, bir şeyler yaparak içinde bulunduğunuz kısırdöngüden kurtulmak istiyor, ancak kendinizin ve sevdiklerinizin yarattığı korkular her seferinde sizi frenliyorsa bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı gelmiş demektir. İşe, beyninizin sizi frenlerken yarattığı mükemmel bahanelerin hemen hepsinin üstesinden gelebileceğinize kendinizi inandırarak başlayın. Bütün bu bahaneleri yaratan siz olduğunuza göre, onları ortadan kaldıracak da yine sizsiniz. Beyin kıvrımlarınızı bahaneler üretmek yerine, çözüm yolları üretmek için kullanın. Kendinizi keşfedin, sınırlarınızı zorlayın, kendinize zaman ayırın, bolca okuyun, negatif insanları hayatınızdan çıkarın, zamanın kıymetini bilin, bol bol yürüyün. Yalnız kalın.Yalnızlık yaratıcılığı körükler. Öncelikle ne istediğinizi keşfedin, sonra da bu hedeflere ulaşmak için atılması gereken adımları tespit edin. Sonra da kararlı bir şekilde yola koyulun.”
Mert’in bu hikayesinden umarım siz de kendinize düşenleri alır ve de kullanırsınız. Kişisel gelişim kitapları, seminerler gerçek anlamda hayatınızın içinde yer almadıkça bir işe yaramıyor. Her zaman en iyi cevap yine kendinizde, içinizde. “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir” demiş Einstein. Lütfen siz de hayal etmekten korkmayın, korkularınızla yüzleşin ve kendinize karşı dürüst olun. Ancak bu şekilde hayattaki gerçek amacınıza ulaşır ve hem işinizde hem de özel yaşantınızda gerçek mutluluğa ulaşabilirsiniz. Engeller, iç sorgulamalar, olumsuzluklar hep vardı ve hep olacak. Bunları hayat dersleriniz olarak görür, kabul ederseniz yolunuz sizin bile şaşıracağınız bir şekilde açılacaktır. Yeter ki siz kendi kendinizin ışığı olun.

*İnfomag Ocak sayısı köşe yazımdır.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Haydi kalem kağıtlar hazırlansın


2008’i nasıl geçirdiniz? Önümüzde yıl için planlarınız neler? Lütfen dönemsel hedefler koyun! Ama şirketiniz için değil bu defa kendiniz için.

Her yılın son ayında geçmiş yılın muhasebesini yaparım. Mümkünse yılın her ayını hatırlamaya çalışırım. Neler yapmışım, neler yapamamışım diye. Notlarıma, tuttuğum günlüklerime, yazılarıma bakarım. Çocukluğumdan beri günlük tutuyorum, bu benim yaşama şeklim oldu artık. Sonra oturup yeni bir yıl için liste hazırları; Hayaller ve hedefler listesi. Yazmak bana hep kazandırdı bugüne kadar. Özellikle kendimi tanıma sürecimi kolaylaştırdı, hızlandırdı. Fakat çok önemli bir etkisi daha var aslında yazmanın; içinizdekileri özellikle de hayallerinizi yazıya dökmek oluşu hızlandırıyor. Buna ister çekim yasası diyin ister secret diyin orası size kalmış.
Örneğin gün geliyor bir olay oluyor yazdıklarınızı hatırlıyorsunuz, sonra tekrar listenizi elinize alıyorsunuz. “Bazıları oldu bile” diyip şaşırıyorsunuz. “Bunun olması da çok zor”diyip hayıflanıyorsunuz ya da “Yakında gerçekleşecek” diye heyecanlanıyorsunuz. Aslında en doğrusu listenize yazdığınız her bir maddeyi sadece istemeye ve hayal etmeye devam etmek, kendinizi kısıtlamadan, yargılamadan, iç sesinizi tamamen özgür bırakarak küçükten büyüğe bütün hayallerinizi bu listeye yazmak. Hatta bu yazdıklarınızı yatağınızın başucuna koymanız en doğrusu olur. Böylece her sabah listenize göz atar ve güne bu hayallerinizin heyecanı ile başlayabilir, tüm günü bu pozitif enerji ile geçirebilirsiniz. Ya da tam tersi aynı ritüel uykuya dalmada önce de olabilir. İnanın kendiniz için yapacağınız bu küçük faaliyet hayatınızda çok şey değiştirecek. Odaklandıklarınız gelişecek, büyüyecek.
*Bu yazı İnfomag Dergisi Aralık sayısı köşe yazımdan alıntıdır.

1 Kasım 2008 Cumartesi

“Dünya böyle, çünkü sen böylesin”


Düşlediklerinizin hepsi gerçekleşti mi bugüne kadar? Ya da hayattaki en büyük düşünüz ne? ‘Tanrılar Okulu’ kitabını okuduysanız eğer bu sorular size yabancı gelmeyecektir. Ben kitabı hamilelik gibi özel bir dönemimde okumuştum ve gerçekten de ağır gelmişti konusu. Çünkü çok şeye meydan okuyan bir nitelikte. Kitabın yazarı, ekonomist ve sosyolog, European School of Economics Kurucu Rektörü Prof. Stefano E.D'Anna, 16 Ekim’de Asemble Eğitim ve Danışmanlık’ın düzenlediği “Bütünlük, Kuantum Liderlik ve Kurumsal Uzun Ömürlülük” adlı eğitimi vermek üzere İstanbul’a geldi. Kendisiyle bir röportaj yapma şansım oldu ve kitabı tekrar okudum. Bugünlerde dünya gündeminden düşmeyen ekonomik krizle ilgili D’Anna’nın söyledikleri sizi de düşündürecek eminim. Fakat öncelikle ‘düş’ü nasıl tanımladığı daha fazla önem taşıyor bana göre. Çünkü bunu anlamaya çalışır ve gerçek anlamda üzerinde düşünür, içsel olarak kendinizle çalışırsanız güzel bir yerlere varabilirsiniz. Zaten sizin dışınızdaki herşeyde bu şekilde oluşuyor. Yani nasıl düşlediğiniz ve düşündüğünüz önem taşıyor.
D’Anna’ya göre ‘düş’ bir amaç, hedef ya da istek değil. Örneğin bir yazar olmak ya da bir araba sahibi olmak düş değil. D’Anna düşü şöyle tanımlıyor: “Düş, varlığımızın bir durumudur. İnsanoğlunun genel bir aktivitesidir. Gerçekten ne için doğmuş olduğunuzu düşünün. Bu çok önemli. O zaman düşlemeniz daha kolay olacaktır. Ne için doğduğunuz, bu hayata neden geldiğinizi bulursanız, düşünüz için savaşmak, mücadele etmek zorunda kalmazsınız. Hayatınız bir çabadan ibaret olmaz. Başarı kendiliğinden gelir. Evren sizin için çalışır.””
Psikoloji ile ekonominin birbiri ile yakın bir bağ içerisinde olduğunu anlatan D’Anna, “Düşünce kaderdir. Aynı zamanda finansal kaderdir. İlişki, psikoloji ve ekonomi arasında bir gerçeğe, olaya sebep olur. Ekonominin en önemli şey olduğunu düşünürüz ama ekonomi düşüncenin bir yansımasıdır. Örneğin, Türk gibi düşünerek Türk ekonomisini yaratırsınız. Farklı düşünürseniz o zaman farklı bir ekonominiz olur. Bunu çok iyi anlamadığımız için ekonomiyi ekonomi ile değiştirmek istiyoruz ama ekonomi bir etkidir” şeklinde konuşuyor.
D'Anna’ya göre, bir şirket kriz için hazırlıklıysa endişelenmemesi gerekiyor. “Bu endişe ile yürüyen şirketler kriz nedeniyle ölmeyecekler. Onlar zaten ölmüşler” diyen D’Anna, bir şirketin sahip olması gereken en önemli şey vizyon sahibi bir lider olduğunu vurguluyor. Şirketin kurucusunu şirketin DNA’sı olarak tanımlayan D’Anna, liderin sahip olması gereken özellikleri şöyle açıklıyor: “Şirketlerin uzun ömürlü olabilmesi için iyi bir kurucuya sahip olması gerekiyor. Bu kurucu düşlemeyi, yaratmayı, vizyonları için boşluklar yaratmayı, yer açmayı bilmeli. Bu aslında sihirli bir faktör. Bazı insanlar buna sahip oluyor. Biz buna bütünlük diyoruz. Kendi içimizde bölümlerimiz var. Bu nedenle de dünyayı bu bölümler halinde görüyoruz. Kendi içimizdeki gibi bölüyoruz dünyayı. Ama dünya biz onu nasıl görüyorsak öyledir. Objektif değildir. Bir liderin kendi içindeki birliğe ulaşması gerekiyor. Bu da ancak bölümleri ve sınırları ortadan kaldırarak gerçekleşebilir. Aynı Atatürk ve Gandhi’de olduğu gibi”.
Kitaptan da biraz hatırlatma yapmak gerekirse, ‘Tanrılar Okulu’nda, Dreamer yani D’Anna’nın düşleyeni şöyle diyordu: “Bu adamlara hizmet etmen, onların rahatı, huzuru için çalışman, düşün ilkelerini sürekli hatırladığın anlamına gelir. Senin değişimin onları daha canlı, daha sorumlu ve daha özgür kılacaktır. Ekonomi budur. Gerçek liderin görevi, çalışanlarını kollamak, sevmek ve onlara hizmet etmektir. Bir bünyedeki en uzak hücrelerin bile göztilmesi gerekir, çünkü onlar da liderin projesini geliştirir ve hızlandırırlar.”

Şubat’ta yine geliyor
D’Anna, Asemble tarafından gerçekleştirilecek 3. Düş + Zaman= Gerçek (Labirentten Kaçış) Konferansı için 2 Şubat 2009'da yine İstanbul’da olacak . Bu konferansın düzenlenmesindeki amaç, şirketlerin ve çalışanların sürekli aynı problemlerle uğraşması ve bulunan bütün çözümlerin yeni problemler yaratması. Bu tekrarların yaşanmaması için bugünden geleceğimizi yaratmak ve bu farkındalık bilinci içerisinde yeni bir oluşuma ihtiyaç duyulmakta. Kriz ve problemleri aynı bakış açısıyla çözmek mümkün değil, çözüm yukarıdan bakabilme sanatını bilebilmek. Bu konferans ve konuşmacılar bu bakış açısını paylaşarak, içimizdeki yaratıcılığın ortaya çıkmasını sağlayamayı hedefliyor.
*Bu yazı Infomag dergisi Kasım sayısında yayınlanmıştır.

3 Ekim 2008 Cuma

Spor salonunda bilim ve felsefe

Yakın zamanda katıldığım bir meditasyon ve grup çalışmasında felsefe öğretmeni bir çift ile tanıştım. Bu çiftle sohbetimiz sırasında yeni bir kişisel gelişim programı başlatmak üzere olduklarını öğrendim. Programın, bir spor salonunda uygulanacak ve de derslerin 7-17 yaş grubuna verilecek olması bana ilginç geldi. Bu nedenle sizler için daha ayrıntılı bilgi aldım.
YankıGym Sürekli Eğitim Merkezi Koordinatörü olan Meriç Bilgiç, İngiltere ve Belçika’da okumuş. Catholic University of Leuven’da Felsefe masterını birincilikle bitirmiş ve üstün başarı ödülü almış. Aynı zamanda Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü Kurucu hocalarından. Bilgiç, bu programın dershanelerin yarattığı kişilik bozukluğuna karşı, kişiliği güçlendirmeyi amaçladığını anlattı: “Dershaneye gönderilen çocuk genellikle okulda başarısız olan çocuk oluyor. Aynı öğrenci dershanede de başarısız oluyor. Özel ders aldırılıyor, yetmiyor, dayak atılıyor, aşağılanıyor. Sonunda özgüvensiz, başarısızlığa koşullanmış, en iyi ihtimalle hırslı, saldırgan kişilikler oluşuyor. Bu program bu zinciri kırmayı amaçlıyor. Dershanelere karşıyız. Dershaneler çocuk için bir cinayettir. Tam ifadeyle çocukların sonsuz olasılıklı dünyalarını eğitim adında tek olasılıklı, hayal gücü sıfırlanmış mekanik ve acımasız bir dünya hücresine hapsediyorlar.”
Evet gerçekten de iddialı ve bir o kadar da çarpıcı değil mi? Programdaki dersler çok ilgimi çekti; Matematik oyunları, Bilim Tarihi felsefesi, müzik, ingilizce konuşma, diksiyon, yoga-meditasyon, modern dans, bale, taekwondo, judo, jimnastik ve drama.
Bilgiç derslerle ilgili şunları söyledi: “1000 metrekare üzerine kurulu bir spor salonunda bilim adamları ve felsefeciler meslek sırlarını çocuklarla paylaşacak. Programlarımız MEB’in yıllık eğitim takvimine paralel olarak haftaiçi ve haftasonu uygulanıyor. Öğretmenlerimiz kendi alanlarında ulusal ve uluslararası düzeyde başarılar elde etmiş seçkin isimlerden oluşuyor.”
Bir bedensel etkinlik yanında bir dizi zihinsel ders ile beraber verildiğinden ve zihin beden dengesinin öğrencide nasıl geliştiğinin gözlendiğinden bahseden Bilgiç, “Çocuklarda bu en büyük sorun; Ya çok hareketli bir beden ve sıfır zihinsel konsantrasyon, ya da aksine bilgisayara yapışmış bir elektronik organ, kavanozda beyin yaşamı fakat beden yok. Biz ikisini de yerine koyup yüksek düzeyde ruhsal ve bedensel yeteneklerini dengeli kullanmasını öğretiyoruz. Bu programın arkasında bir felsefe var. Bir bilgi ve ahlak felsefesi var. Öyle görüş anlamında bir felsefe değil, sistematik, akademik bir felsefi arkaplanı var bu eğitimin.”
Bilgiç, “Derdimiz insan gibi insan yetiştirmek. özgüvenli, sorumluluk sahibi, yükümlülüklerine, toplumuna sahip çıkan, kendi sınırlarını bilen, zorlayan ve yeteneklerini geliştiren yetkin bilinçler yetenekli, sağlıklı, güzel nesil yetiştirmek” diyor.
Bu özel kişisel gelişim programı ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi Meriç Bilgiç’ten (mericbilgic@gmail.com) ya da YankıGym’den (yankigymcenter@hotmail.com)alabilirsiniz.

Not: Bu yazı Infomag dergisinin Ekim sayısındaki köşe yazımdan alıntıdır.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Kuantum düşünce tekniği ile sonunda tanıştım

Einstein, Kuantum Teorisini bulduğunda mutluluğun formülünü çözdüğünün farkında mıydı bilmiyorum ama bugün Kuantum teorisi tüm dünyada beyin gücümüzü ve benliğimizi keşfetmek amacıyla kullanılıyor. Latince "Quanta", yani "kaç" sözcüğünden gelen Kuantum, atomların sıçrayışı ve bir yerden bir yere kaçışını ifade ediyor. Atomların hareketlerini incelerken, belli bir noktadan sonra hareket ve kütlelerinin neye göre değişiklik gösterdiğini çözümleyemeyen bilim adamları, beyindeki hareketliliğin yani düşüncelerin de kendi gönderdiğimiz enerjiye göre oluştuğunu görüyor. Yani beynimiz, Kuantum alanına gönderdiğimiz enerjiye göre yeni ve farklı düşünceler üretiyor. İçimize kapanıp negatif enerjiyle yüklendiğimiz zaman beynimiz kısırdöngüler ve tekrar eden düşünceler üretmekten öteye gidemiyor. Beynimizde oluşan Kuantum sıçraması daha önceki düşüncelerimizin dışına çıkıp yeni bir şey oluşturmamızı sağlıyor.
Kuantum Düşünce Tekniği üzerine bir kitap yazan ve bu konuda seminerler düzenleyen Şanal Günseli, Türkiye'de bu tekniğin uygulayıcılarından. Geçtiğimiz günlerde bu tekniği bizzat deneyimledim. Şanal Günseli’nin öğrencilerinden olan Kuantum Terapisti arkadaşım Esra Ekren ile bütün bir gün süren bireysel bir Kuantum terapisi yaptık. Günün sonunda bir defa daha anladım ki insanın kendisiyle ilgili öğrenebileceklerinin ve içsel yolculuğunun sınırı yok.
Kişiye özel olarak birebir yüzyüze yaplan Kuantum Terapisi tam günlük çalışmayı içeriyor. Hayatınızdan çıkarmak istediğiniz tüm olumsuz düşünceleri olumluya dönüştürme, bağımlılıklardan arınma, oluşturmak istediğiniz kimlik ve hayatınızın tümünde bolluk-bereket-sağlık ve huzuru sağlama konularında hızlı, ve kalıcı bir çalışma programı.
Şanal Günseli, http://www.kuantumyasam.com/ sitesinde bireysel kuantum çalışmasını ayrıntılı olarak anlatıyor.
UCLA’dan teorik fizik üzerine doktorasını almış olan, Discovery Channel’ın “The Know Zone” ( Bilgi Kuşağı) serisinin vazgeçilmez fizikçisi, Ulusal Kitap Ödülü kazanmış on iki kitabı bulunan, Dr. Kuantum diye anılan Fred Alan Wolf, “Büyük Fikirlerin Küçük Kitabı” adlı kitabında kuantumu oldukça yalın ve net bir şekilde anlatıyor: “Hayatımızdaki hareketlilik bazen karmaşık görünebilir. Ancak karmaşık değildir. Dev bir dalga gibi hareket eder ve biz de tam onun üzerinde dururuz. Eğer dalgayı kontrol etmeye çalışırsak, kendimizi onunla savaş halinde buluruz. Eğer sadece dalganın üzerinde kalmayı öğrenirsek, bu sefer de onun kurbanı oluruz. Fakat bir seçeneğimiz daha vardır: Dalganın hareket kurallarını kavrayabilir ve üzerinde başarılı bir biçimde sörf yapmayı öğrenebiliriz.”

İnfomag Dergisi Temmuz sayısı köşe yazımdan alıntıdır.