Kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2009 Çarşamba

Erdem kapanı

İki küçük çocuğu olan bir kadın seramik kursuna katılmak istiyor. Kursun saatleri oğlunun yüzme dersleri ile çakıştığından bu isteğini erteliyor ve kırgınlıklarını içine atarak iyi anneyi oynuyor.
Fotoğrafçılığa ilgi duyan bir baba bu merakını gerçekleştireceği bir yerin özlemini duymakta. Orta halli bir aile için karanlık oda masraflı olabilir ama salona yeni koltuk alınmasını önler en azında. Fakat günler geçer ve sonunda salona yeni koltuk alınır.
Çok yoğun çalışan bir iş adamı kendi içine çekilmek, yalnız kalmak isteyebilir. Tek başına tatile çıkmak ona ilaç gibi gelecektir aslında. Ama karısına karşı haksızlık olacağını düşünür ve bundan vazgeçer.
"Bu yoksunluklarımızı erdem haline getiriyoruz. Uzun, acı verici yaratıcılık iştahsızlığımızı bir fedakarlık gibi kucaklıyoruz. Üstün olma anlamındaki iyi olma çabalarımızı, söze ruhsallığımızı beslemek için sarf ediyoruz. Bu sık düşülen hataya Erdem Kapanı diyorum. Ruhsallık çoğunlukla sevgisiz yalnızlığa giden bir yol ya da insanın kendi doğasını reddettiği yanlış tutumlar olarak yorumlanıyor. Böyle bir ruhsal üstünlük iddiası, inkarın türlü biçimlerinden biridir. Yaratıcı için erdem ölümcül bir hata olabilir. Saygı görmek ve olgunlaşma isteği, etkisizleşmemize hatta yok olmamıza neden olabilir" diyor Julia Cameron, "İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin" adlı kitabında.
Cameron'a göre, Erdem Kapanı'na yakalanan birçok kişi, sıradan gözlere kendini yok ediyormuş gibi görünmez. İyi kocalar, babalar, anneler, eşler, öğretmenler olmaya koyularak kendilerine herkesin hoşuna giden ve beğenisini toplayan sahte benlik yaratırlar. Bu sahte benlik daima sabırlı, başkalarının gereksinim ya da istekleri için kendilerininkinden vazgeçmeye isteklidir.
"Aşırı derecede erdemli bu tıkanmış yaratıcılar, çocukluklarında onaylanmamış bu asıl benliklerini yok ederler. Durmadan "Bencil olma!" sözlerini duyan asıl benlik, başkalarına hayır kendine evet diyebilen, oyun oynamayı bilen, sağlıklı, zaman zaman anarşist, rahatsız edici bir karakterdir."
Sarsıcı bir kitap. Mutlaka edinmenizi öneririm. Dergide de çok ilgi çekici diğer bölümlerini yazdım bu ay. Haftaya koyabileceğim buraya.

13 Ocak 2009 Salı

"Birlik"te büyüme, öğrenme zamanı

Camları kocaman, boydan boya olan olan bir cafe de oturayım, bir yandan kahvemi içeyim, bir yandan camdan insanları seyredeyim bayılıyorum. Küçüklüğümden beri hep sevmişimdir bunu. İnsanları gözlemlemeyi. Dış görüntülerinden, kişiliklerini, hayatlarını, mesleklerini tahmin etmeyi hep bir oyun haline getirmişimdir. Bir de tuvaletlerde yerdeki mozaikler, restoranlarda duvarlardaki mozaikler, farklı taşlardan insan suratları çizerdim hayalimde çocukken. İnsanların halleri, her türlü halleri hep ilgili çekti. Hep insan ve evrenle ilgili okudum,halen de okuyorum. Örneğin Tanrılar Okulu'ndaki "dünya böyle çünkü sen böylesin" cümlesi küt diye çarpmıştı suratıma. Nasıl yani? Bütün bu savaşlar, depremler, doğal afetlere bizler mi sebep oluyoruz demiştim. Sonra gerek okuduklarım gerek yaşadıklarım evrenin dengesini gösterdi bana. Olan herşeyin bir nedeni olduğunu. Sadece 1 değil 1'den fazla yaşamımız olduğunu, örneğin bu yaşamda başımıza gelmesine şaşırdığımız birçok deneyimin önceki yaşamlarla açıklanabileceğini gördüm. Bu farkındalık bir süre böyle devam etti. Yeni öğretiler geldi arkasından yine. Anladım ki dersler hiç bitmeyecek. Yazmam da tesadüf değil.
"Küçük" rehberim Doğa benden ne kadar çok zaman alsa da, bir o kadar da kendime dönmem, içimdeki beni daha iyi tanımamı sağladı. Anne olmadan önce ruhsal anlamda çok ilerlemiş olduğumu düşünürdüm. Şimdi ise geriye bakıyorum, anne olduktan sonra şu 2,5 yılda yaşadığım ruhsal gelişmeler 10 yıla bedel.
Yaşam denen döngünün maceralarını, öğretilerini bundan sonra sadece kendi küçük defterlerimde değil, bütün ayrıntılarıyla burada sizlerle paylaşacağım. Zaten paylaşıyordum ama kendime sakladıklarımı da çıkarmanın zamanı geldi. Hep birlikte öğrenmemiz gerekiyor diye hissediyorum. "BİR" olma zamanı diyorum.

Not: Bu yazıyı dün yazmıştım ama ancak bugün koyabildim. Aynı gün Brajeshwari de "BİR" olmakla ilgili harika şeyler yazmış. Lütfen okuyun... Bir de onun son postunu okuyun. Hırsız kalemlerden böyle örnek olarak koruyabilir miyiz acaba kendimizi ne dersiniz?

30 Aralık 2008 Salı

Dünya

Hiçbirşey yazasım yok.
Gazze'deki insanların fotoğrafları gitmiyor zihnimden...
Doğu'da kar altında kalan evler, okula gidemeyen çocuklar, 7 kişi bir odada yaşamaya çabalayan insanlar...
Ekonomi, tepemizdekilerin saçma sapan demeçleri, medyanın körler sağırlar birbirini ağırlar hali...
Üzgünüm ne yılbaşı ne de kar sevindirmiyor beni bugünlerde...
2012 geliyor farkında mısınz?
Farkında mısınız dünyada herşey kötüye gidiyor? "Kötü" nün anlamı değişiyor, form değiştiriyor.
Dünya dönüşüyor farkında mısınız?
Farkında mısınız bu gidişatın ne gibi sonuçlar doğurabileceğinin?

Maya kehanetlerine göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. "Beşinci kutupsal kayma" olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesiyle meydana gelecek.
Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu'ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar'a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpkı bu şekilde sona erdi.

Yeni çağa hazırlanmak için içimize dönelim. Kendi içimizde de dönüşümü başlatalım ki dünyaya, evrene ışığımızı yayalım.... Meditasyonlara devam...

14 Aralık 2008 Pazar

14 yıl önce


Kitabın ilk sayfasında sağ üst köşesinde Tüyap '95 yazıyor. Sayfaları sararmış hafif. Biraz önce kütüphaneyi karıştırırken bir göz gezdiriyim dedim. Bir de baktım bazı yerlerin altını çizmişim. İşte sizlerle çizilmiş yerleri paylaşıyorum aşağıda. Bu benim iç yolculuğumda sanırım ilk kitabımdı. Kimbilir nasıl şaşırdıysam o zaman bu cümlelere.
Bugünkü "ben"de halen heyecan veriyor bu cümleler. Yaşanmış 14 yıla bakınca çok daha anlam kazanıyorlar.

"Korkunun olduğu yerde de akıl çalışmıyor. Daha siz henüz gençken korkunun yerine özgürlüğün olduğu bir ortamda yetişmenin yolunu aramalısınız."
"Yaşamak insanın doğru olanı kendi çabasıyla bulmasıdır. Bunu da ancak özgür olduğunuz zaman yapabilirsiniz."
"Özgürlük korkuya, zorlamaya, güvence içinde olacağım diye didinmeye izin vermeyen bir ruhsal durumdur. "
"Birşey olmak istediğimiz andan itibaren özgürlüğümüzü yitiriyoruz."
"Sevmek bir karşılık beklememektir. Sevdiğiniz zaman bir şey verdiğinizi bile düşünmemelisiniz. ancak böyle bir sevgi özgürlükle uzlaşabilir."
"Gerçek yaşam, sevgi dolu olmayı, sessizliğin tadını almış, bol deneyimle yalınlığı biraraya getirmiş olmayı gerektiriyor; önyargıların, korku ve kör inançların, umutların çelmelemediği, berrak, düşünmeye yetenekli bir zihne sahip olmayı gerektiriyor."

11 Aralık 2008 Perşembe

Bayramın bendeki sonuçları

Düşünüyorum. Bayramın ilk gününden beri iyice battı bana bu bayram ziyaretleri. Yok sanmayın ki çok ziyaret yaptık. Sadece birinci derece yakınlarımıza gittik kadar yani kalpten sevdiklerimize. Şu birkaç gündür kendimi ve çevremi sorgulamalarım sonucunda bakın ne sonuca vardım; belki siz de sorgularsınız kendinizi biraz...
*Bayram ziyaretlerinin çoğunu sadece görev olduğu için yapıyoruz.
Yapmasak ne olur? Ayıp mı olur? Kime ve neden?
*Ziyaretlerinize isteksiz gidiyorsanız büyük ihtimal ziyaret edeceğiniz insanları sevmiyorsunuz.
Sevmek zorunda mısınız? Neden seviyor gibi yapıyorsunuz?
*Ziyaretleriniz sonrasında büyük ihtimal eşinizle ya da başka bir akrabanızla diğer akrabaların dedikodusunu yapıyorsunuz. Kimseyle konuşmasanız da içinizden konuşuyorsunuz. Yani yargılıyorsunuz. En çok hangi yönleri sizi rahatsız ediyor? Acaba sizde de var mı bu rahatsızlık duyduğunuz yönler?
Eşinizi, eşinizin ailesini, annenizi, babanızı, dostlarınızı, iş arkadaşlarınızı, çocuğunuzu oldukları gibi sevebiliyor musunuz? Sadece kendileri oldukları için.
*Peki kendinizi olduğunuz gibi sevebiliyor musunuz? İçinizdeki bütün karakterlerle mutlu mesut geçinebiliyor musunuz?
***Mutlu olmak istiyorsak hayatta herkesi, ama önce kendimizi, olduğu gibi sevip, kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Yoksa bu ruhumuz sıkıntılardan hiç kurtulamayacak. Ve deee vücudumuzun isteklerini karşıladığımız gibi ruhumuzu da doyuracağız. Nasıl mı? Tabiki ruhumuz neyi istiyorsa onu yaparak. Bu hayat koşullarında nasıl olur demeyin hemen. Direnmeyi bırakın. Olur bir şekilde. Unutmayın ne isterseniz o gelir hayatınıza.
İşte bu bayram benim içimde bunlar yaşandı. Hadi siz de içinize dönün ve kendinizle konuşun biraz. Aslında bu sorular listesi daha çoook uzayıp gider. Kimbilir siz de daha ne sorular bulursunuz kendinize ait. İç dünyanız gelişir, büyür böylece...
Sorgulamalar, düşünmeler çok keyiflidir. Hele bir de kaleme alır yazarsanız kendi hikayenizi okur durursunuz zaman geçtikçe. Yazdıkça içinizdekiler açığa çıkar, okudukça da farkındalığınız artar.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Naturel 2008 Festivali


Geçen yıl gidememiştim bu yıl gitmek istiyorum.
Giderseniz, özellikle transformal nefes çalışmalarını kaçırmayın derim.
Tarih: 27-30 Kasım 2008
Yer: Askeri Müze Harbiye Kültür Sitesi - İstabul
Ziyaret saatleri: 11:00 - 20:00
Giriş ücreti: 15 ytl
Ayrıntılı program için http://www.festivaistanbul.com/ adresine bakabilirsiniz.

15 Kasım 2008 Cumartesi

Aile Bilgeliği

Robin Sharma’nın ‘Aile Bilgeliği’ adlı kitabını okuyorum bu aralar. Son birkaç sayfa kaldı bitirmeye ama dayanamadım çok hoşuma giden bölümlerinden kısa notlar aldım sizlere.
Kitapta ünlü filozoflardan ve düşünürlerden alıntılar da var;

* Çalıştığında, kalbi geçen zamanın fısıltısıyla müziğe dönüşen bir flüt olursun. Yaşamı çalışarak sevmek, yaşamın en büyük gizemiyle iç içe olmak demektir. Sevgi olmadığı sürece tüm işler boştur, zira işi görünür kılan sevgidir.
Halil Cibran

* Korkunun öte yanında daima özgürlüğü bulursun.

* Çocuklarına verebileceğin en iyi hediye zamandır.

* Bir şeye dikkatini vermeye başladığında genişleyerek bilincine ulaşıp farkına varmanı sağlıyor. Bu yüzden her zaman farkındalık değişimden önce gelir. Yaşamında bir şeyleri değiştirmeden önce onun farkına varmalısın ve ona gerçekten dikkat etmeye başlamalısın. Onun çevresinde bir farkındalık gelişmesini sağlamalısın. Farkında dahi olmadığın bir zayıflığın üstesinden gelemezsin.

* İnsan, ancak oyun oynayan bir çocuğun ciddiyetine ulaştığında kendisi olabilmeye çok yaklaşmıştır.
Herakleitos

* Başarısızlık başarıya giden otoyoldur. Başarısızlık nasıl kazanacağını öğrenmekten ibarettir. İyi ebeveynler mükemmel başarısızlıkları ödüllendirenlerdir.

* Ebeveyn olarak davranışların çocuklarının geleceğini tanımlar. Sen çocuklarının geleceğinin yazarısın.

* Yeterince gözünüz karartırsanız, hayatta istediğiniz her şeye sahip olabilirisiniz. bir şeyi teninizden dışarı fışkıracak kadar çok istemelisiniz ki, arzunuz dünyayı yaratan enerji ile birleşsin.
Sheila Graham”

Robin Sharma’nın kitapları çok samimi ve basit bir dile sahip. Bazı yerleri çok derinlik sahibi değilmiş gibi geliyor insana, en azından bana diğer kitaplarında öyle gelmişti. Ama yargıları kaldırmak gerek, öğreneceklerimiz bitmiyor işte.... Kimi zaman bir kelimenin bile büyük etkisi oluyor hayatımızda.

1 Kasım 2008 Cumartesi

“Dünya böyle, çünkü sen böylesin”


Düşlediklerinizin hepsi gerçekleşti mi bugüne kadar? Ya da hayattaki en büyük düşünüz ne? ‘Tanrılar Okulu’ kitabını okuduysanız eğer bu sorular size yabancı gelmeyecektir. Ben kitabı hamilelik gibi özel bir dönemimde okumuştum ve gerçekten de ağır gelmişti konusu. Çünkü çok şeye meydan okuyan bir nitelikte. Kitabın yazarı, ekonomist ve sosyolog, European School of Economics Kurucu Rektörü Prof. Stefano E.D'Anna, 16 Ekim’de Asemble Eğitim ve Danışmanlık’ın düzenlediği “Bütünlük, Kuantum Liderlik ve Kurumsal Uzun Ömürlülük” adlı eğitimi vermek üzere İstanbul’a geldi. Kendisiyle bir röportaj yapma şansım oldu ve kitabı tekrar okudum. Bugünlerde dünya gündeminden düşmeyen ekonomik krizle ilgili D’Anna’nın söyledikleri sizi de düşündürecek eminim. Fakat öncelikle ‘düş’ü nasıl tanımladığı daha fazla önem taşıyor bana göre. Çünkü bunu anlamaya çalışır ve gerçek anlamda üzerinde düşünür, içsel olarak kendinizle çalışırsanız güzel bir yerlere varabilirsiniz. Zaten sizin dışınızdaki herşeyde bu şekilde oluşuyor. Yani nasıl düşlediğiniz ve düşündüğünüz önem taşıyor.
D’Anna’ya göre ‘düş’ bir amaç, hedef ya da istek değil. Örneğin bir yazar olmak ya da bir araba sahibi olmak düş değil. D’Anna düşü şöyle tanımlıyor: “Düş, varlığımızın bir durumudur. İnsanoğlunun genel bir aktivitesidir. Gerçekten ne için doğmuş olduğunuzu düşünün. Bu çok önemli. O zaman düşlemeniz daha kolay olacaktır. Ne için doğduğunuz, bu hayata neden geldiğinizi bulursanız, düşünüz için savaşmak, mücadele etmek zorunda kalmazsınız. Hayatınız bir çabadan ibaret olmaz. Başarı kendiliğinden gelir. Evren sizin için çalışır.””
Psikoloji ile ekonominin birbiri ile yakın bir bağ içerisinde olduğunu anlatan D’Anna, “Düşünce kaderdir. Aynı zamanda finansal kaderdir. İlişki, psikoloji ve ekonomi arasında bir gerçeğe, olaya sebep olur. Ekonominin en önemli şey olduğunu düşünürüz ama ekonomi düşüncenin bir yansımasıdır. Örneğin, Türk gibi düşünerek Türk ekonomisini yaratırsınız. Farklı düşünürseniz o zaman farklı bir ekonominiz olur. Bunu çok iyi anlamadığımız için ekonomiyi ekonomi ile değiştirmek istiyoruz ama ekonomi bir etkidir” şeklinde konuşuyor.
D'Anna’ya göre, bir şirket kriz için hazırlıklıysa endişelenmemesi gerekiyor. “Bu endişe ile yürüyen şirketler kriz nedeniyle ölmeyecekler. Onlar zaten ölmüşler” diyen D’Anna, bir şirketin sahip olması gereken en önemli şey vizyon sahibi bir lider olduğunu vurguluyor. Şirketin kurucusunu şirketin DNA’sı olarak tanımlayan D’Anna, liderin sahip olması gereken özellikleri şöyle açıklıyor: “Şirketlerin uzun ömürlü olabilmesi için iyi bir kurucuya sahip olması gerekiyor. Bu kurucu düşlemeyi, yaratmayı, vizyonları için boşluklar yaratmayı, yer açmayı bilmeli. Bu aslında sihirli bir faktör. Bazı insanlar buna sahip oluyor. Biz buna bütünlük diyoruz. Kendi içimizde bölümlerimiz var. Bu nedenle de dünyayı bu bölümler halinde görüyoruz. Kendi içimizdeki gibi bölüyoruz dünyayı. Ama dünya biz onu nasıl görüyorsak öyledir. Objektif değildir. Bir liderin kendi içindeki birliğe ulaşması gerekiyor. Bu da ancak bölümleri ve sınırları ortadan kaldırarak gerçekleşebilir. Aynı Atatürk ve Gandhi’de olduğu gibi”.
Kitaptan da biraz hatırlatma yapmak gerekirse, ‘Tanrılar Okulu’nda, Dreamer yani D’Anna’nın düşleyeni şöyle diyordu: “Bu adamlara hizmet etmen, onların rahatı, huzuru için çalışman, düşün ilkelerini sürekli hatırladığın anlamına gelir. Senin değişimin onları daha canlı, daha sorumlu ve daha özgür kılacaktır. Ekonomi budur. Gerçek liderin görevi, çalışanlarını kollamak, sevmek ve onlara hizmet etmektir. Bir bünyedeki en uzak hücrelerin bile göztilmesi gerekir, çünkü onlar da liderin projesini geliştirir ve hızlandırırlar.”

Şubat’ta yine geliyor
D’Anna, Asemble tarafından gerçekleştirilecek 3. Düş + Zaman= Gerçek (Labirentten Kaçış) Konferansı için 2 Şubat 2009'da yine İstanbul’da olacak . Bu konferansın düzenlenmesindeki amaç, şirketlerin ve çalışanların sürekli aynı problemlerle uğraşması ve bulunan bütün çözümlerin yeni problemler yaratması. Bu tekrarların yaşanmaması için bugünden geleceğimizi yaratmak ve bu farkındalık bilinci içerisinde yeni bir oluşuma ihtiyaç duyulmakta. Kriz ve problemleri aynı bakış açısıyla çözmek mümkün değil, çözüm yukarıdan bakabilme sanatını bilebilmek. Bu konferans ve konuşmacılar bu bakış açısını paylaşarak, içimizdeki yaratıcılığın ortaya çıkmasını sağlayamayı hedefliyor.
*Bu yazı Infomag dergisi Kasım sayısında yayınlanmıştır.

21 Eylül 2008 Pazar

Müthiş Sır

Secret'i okuduğumdan bu yana adında 'sır' kelimesi geçen kitaplara bir önyargı ile bakıyorum. Kesin bu da bir pazarlama harikasıdır diye. İşte ne kadar bu işlerle ilgileniyor olsan da insansın egon seni çoğu zaman esir alıyor ve böyle yargılardan kurtulman zaman alıyor malesef. Hayatın aslında her anı bir ders, bir öğrenme süreci. Sonra birgün Esra bana geldiğinde çantasından bir kitap çıkarıyor. "Sana almak geldi bu kitabı içimden. D&R'a girdim, aldım ve çıktım. Neden aldım ben de bilmiyorum" diyor. Kitabın ismi 'Müthiş Sır'.
70 sayfalık bir kitap, bir solukta okunuyor. Yazarı Mike Hernacki, reklamcılık, hukuk, borsacılık alanlarında çalıştıktan sonra yazarlığa soyunmuş. Metafizikle uğraşıyor ve de piyano çalıyor. Hayatı boyunca yazar olmak istemiş ama başarabileceğine inanmadığından bir türlü yazamamış. Planlamadığı deneyimler yaşamış gerek iş gerek özel hayatında ve hayat onu çok ilginç bir şekilde yazar olmaya zorlamış. Bu süreci ve yaşadıklarını çok yalın anlatıyor kitapta.
Farkına vardığı 'Müthiş Sır' ise şu: "Birşeyi başarmak için, o işi başarmak her ne gerektiriyorsa yapmaya hazır olmalısınız."
İlk başta çok sıradan bir cümle gibi görünse de üzerine düşününce yazarın tam olarak ne demek istediğini anlayacaksınız.
Ne tesadüftür ki:) bu kitap benim yıllardır başarmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim birşeye karar verme sürecimde elimdeydi. Evren bütün araçları, kaynakları sağlıyor aslında. Yeter ki farkına varalım ve de aklımızı kullanalım...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

"Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler.
Onlar kendini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdır.
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler.
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla.
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
Onların vücutlarını çatyabilirsiniz ama canlarını asla.
Çünkü onların canları geleceğin sarayında oturur
ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz.
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz
ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç.
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir."

Halil Cibran'ın Ermiş adlı şiirinden alıntı...

5 Mart 2008 Çarşamba

Sizin aynanızda kimler var?

Bu sabah aldığım bir e-posta aldım ve ekinde şöyle bir mesaj vardı: “Dünyadaki herşey sizin baktığınız şekilde görünür. İyi yada kötü, güzel ya da çirkin. Tamamen onlara bakış açınızla ilgilidir. Bakış açınız ise tamamen sizin seçiminize bağlıdır.”
Birden aklıma geçen gün yaşadığım olay geldi. Bir arkadaşımla yaptığımız sohbette kendisiyle dünyada herşeyi olduğu gibi değil, kendi algılarımıza göre değerlendirdiğimizi, gördüğümüzü konuşuyorduk. Kendisi bana anlattıklarını yargılamadan dinlememin ne kadar rahatlatıcı olduğunu söyledi.. Ve ben kendi kendime “şaka olmalı” diye düşündüm çünkü daha birkaç gün önce başka bir arkadaşım bana kendisini yargıladığımı ve onun için benimle rahat konuşamadığını söylemişti. Peki ama hangisiydim??? Evet birine yargılayıcı gelmiyorum çünkü kendisi de içinde yargılamayı barındırmıyor.. Olanı olduğu gibi kabul ediyor ya da en azından buna niyet ediyor. Diğer kişiye ise yargılayıcı bir özellik sergiliyorum ya da kendisi bu şekilde değerlendiriyor çünkü aslında hayata yargı gözlükleriyle bakan kendisi. Hayatımızdaki her bir kişi aslında bize ayna tutuyor. Ben orada kendisine sadece kendi hayatını ve belki de kendisini, seçimlerini ne kadar yargıladığını göstermek için bulunuyorum.

Uzun sözün kısası hayatımızdaki kişilere dikkat edelim. Onlarda hoşumuza giden ya da gitmeyen huylara bir bakalım.. Bu huyların ne kadarı bizde de mevcut? Eğer kendimize açık olabilirsek aslında bunları kendi içimizde de barındırdığımızı göreceğiz. Evet, hepimiz içimizde tüm güzellik ve iyilikler kadar çirkinliği, kötülüğü, karanlığı da barındırıyoruz. Ve evet, birer insan olarak bu mükemmel yapıyı kabullenmeli, mükemmel dediğimiz kelimenin içinde iyinin-kötünün, doğrunun-yalanın, güzelin-çirkinin (ve bu listeyi daha da uzatabiliriz) barındığını görmeliyiz. Ancak bu sevmediğimiz, onaylamadığımız nitelikleri kabullenip, onların varlığına izin verdikçe hayata karşı daha objektif ve sevgi dolu gözlerle bakabiliriz.
Hoşumuza gitmeyen bir durum mu var, lütfen durup bir nefes alalım ve o dingin anda bunun bize neyi göstermekte olduğuna bir bakalım. Ve gördüğümüz her ne olursa olsun, her ne kadar korkutucu ya da acı verici olsun orada olmasına izin verelim. Kendimize olduğumuz gibi bir insan olmak için izin verelim.. Hatırlayalım ki; gerçeği inkar sadece öfke getirir. Öfke ise cezayı, cezalandırmayı doğurur. Yani mutsuzluğu ve hastalıkları..

Ceyda Göçmen

10 Şubat 2008 Pazar

Affedin gitsin

Şu 2-3 haftadır sadece hastalık ve aldığım ölüm haberleri var hayatımda. Garip bir şekilde her gün farklı birinden bir ölüm haberi alıyorum. Duyduklarımın hepsi de kanserden yaşamını yitirmiş. Bir yandan dedemin son derece ağırlaşmış olan kanserli haline üzülürken diğer taraftan dünden beri babamın rahatsızlanması herşeye tuz biber ekti. Ailemizin erkeklerine birşeyler oluyor. Benim yapabildiğim ise, kendimce bildiğim şifa yöntemleriyle onları rahatlatmak ve her anlamda yanlarında olmaya çalışmak.
Doğa'nın halen bana bağımlı olması bu durumu zorlaştırıyor tabii ama olması gereken olması gerektiği gibi akıyor. Akışa müdahele etmek olmuyor. Birşeyleri değiştirmek için kendinizi de yırtsanız yine de su akacağı yolu kendisi bulmayı tercih ediyor. Elinizden geleni yapıyorsunuz gerisi evrende kendiliğinden oluşuyor.
Kanser hastalığının kökeninde derin bir üzüntü, kızgınlık, kırgınlık, nefret yatıyor. Tabiki beslenme alışkanlıkları ve günümüz hayat koşullarının yarattığı stres sonucunda günümüzde grip kadar yayılmış olan bu hastalıktan korunmak istiyorsanız siz siz olun bu duyguları içinizde çok uzun süre barındırmayın. Kızdıklarınızı ve kırgın olduklarınızı ne kadar genç yaşınızda affedebilirseniz yaşlılığınızı o kadar huzur içinde geçirirsiniz.
Ölüm de doğum gibi doğal bir süreç. Bir son değil aslında. Şu da bir gerçek ki ölüme yaklaştıkça annesinin karnından yeni çıkmış bir bebek gibi herşeye muhtaç bir hal alıyor insan. Her şey tekrar başlıyor sanki, yeni baştan...

23 Ocak 2008 Çarşamba

Düşündükleriniz sizi hasta etmesin

"Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar." diyor Louise L. Lay "Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri" isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: "Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme."
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: "Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum."
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli...
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar...

5 Ocak 2008 Cumartesi

Bırakabilmek

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun "Hayrıma olsun" diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen "keşke"ler...bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; "Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz".
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan "Kod Adı Tanrı" kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
"Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton'un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; 'Ne kadar küçükse o kadar büyük'; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır."

28 Aralık 2007 Cuma

Yeni yıl düşleri


Zaman denilen şey ne kadar garip. Herşey sadece rakamlardan ibaret aslında. Asıl olan siz ve şu an hissettikleriniz. "Yeni" kelimesi her zaman umut verir insana, gülümsetir bizi. Yeni bir yıla girecek olmak, her ne kadar kötü bir yıl bıraksak ta arkamızda yine de umutlandırmalı bizi. Umut etmek gibi güzel birşey var mı sizce? Tabiki de yok. Hesabı kitabı da yok umut etmenin, hayal kurmanın. O zaman biraz olsun çekilin evinizde bir köşeye ve yeni yıl için, kendiniz için en güzelini umut edin, hayal edin. Hatta yazın ya da umutlarınızın resmini görürseniz herhangi bir dergide ya da gazetede lütfen kesin onları ve de her gün görebileceğiniz bir yere yapıştırın. Göreceksiniz ki umutsuzlukla uyandığınız sabahlarda bile o kestiğiniz resimleri görüp daha bir istekle koşacaksınız hayata.
Birkaç yıl önce yapmıştım benzer bir çalışmayı. Hayallerimdeki hayatı görsellere döküp, somutlaştırıp tek tek kesmiştim dergilerden. Uzun bir süre durdu o resimler önümde. Ne travmalar, ne depresyonlar geçti üzerinden. Ama şimdi o resimdekilerin hemen hemen hepsine sahibim. Özel bir çalışmaydı bu özel bir rehberle yapılan. Ta ki sonra Secret kitabında rastladım "Düşler panosu" diye geçiyordu. Tavsiye ediyorum şiddetle herkese!
2008 için düşler panoma kocaman bir sabır taşı koymak istiyorum. Çünkü çocuk yetiştirmek eşittir sabır anlamına geliyormuş. Dünyanın en sabırsız insanlarından biri olan ben nasıl bir sabır taşı şekline dönüşüyorum şaşıyorum kendime. Ama bu bile yeterli değil. Daha fazlası gerek. Her yıl daha fazla sabır!

8 Aralık 2007 Cumartesi

Düşünmek ve istemek

Spiritüel dünyaya dalınca, gözünüzün önünde ağır depresyon geçiren bir arkadaşınıza ya da en yakınınız olan ailenize yardım edememek daha bir acıtıyor insanı.. Somut anlamda değil tabiki de. Yanında olup, dertlerini dinlemek ve de omzunuzu vermekten bahsetmiyorum. Gerçekten bu depresyondan nasıl çıkabileceklerini bilmek ama bir türlü onları buna inandıramamak çok zor! Öyle bir an geliyor ki "herkes ne yaşarsa yaşayacak" diyerek öylece gözlemlemeye başlıyorsunuz olanları. Taşların yerine oturması ve de suyun akacağı yeri kendiliğinden bulması gerekiyor bazen.
Bu işlerle yani ruhani dünya ile ilgilenenlere genelde ya Polyannacı ya da vurdumduymaz, gamsız gibi yakıştırmalar yapılır. Aslında bir nevi de gerçeklik payı vardır bu yakıştırmalarda. Evet kendisi ile barışık insanların hepsi hem biraz Polyannacı hem vurdumduymaz, hem gamsız ve de bencil olurlar... ama bir o kadar da şevkatli ve sevgi dolu. Bilirler ki evreni ve evrendeki canlı cansız her türlü varlığı sevmenin yolu öncelikle kendini sevmekten geçer. Saf ve koşulsuz sevgidir onlarınki. Egolarından arınmış, korkularını ve yargılarını kabul etmiş bir sevgidir.
Hiç kolay birşey değil insanoğlunun egolarından arınması ve de nefsine hakim olabilmesi. Adı üstünde insan bu. Duygularıyla yaşayan yegane varlık. Asıl olan biraz olsun farkına varabilmek. Bu evrenin neresinde durduğumuzun ya da neresinde durmak istediğimizin farkına varabilmek.
İstemek ve düşünmek en önemli iki yaratıcı enerji. Fazlasıyla düşünerek, zihnimizi yorarak ve istemediğimiz herşeyin neden hayatımızda olduğunu sorgulayarak girdiğimiz depresyondan yine çok basitçe düşünerek çıkmak mümkün. Ama olumluyu düşünerek ve olması gerekenin hayrımıza olmasını dileyerek. Evet şu bir gerçek ki, içinde yaşadığımız hayat koşullarında olumluyu düşünmek çoğu zaman pek de mümkün değil gibi görünüyor hatta imkansız! Oysa bunu başarabildiğinizde olumsuzu düşünmek daha zor geliyor. Çünkü aslında olumluyu düşünmemek için bir neden yok. Varsa da onu da biz yaratıyoruz yine kafamızda.

3 Aralık 2007 Pazartesi

Siz kaç kişisiniz?


İçinizde kaç kişiyle yaşıyorsunuz hiç düşündünüz mü?

Çoğumuza olur ya uykuya dalamayız beynimiz sürekli çalışır motor gibi. Ya da birşey düşünürken aynı anda birçok şey düşünürüz. Zihin öyle bir kapasiteye sahip ki biz uykuda iken bile bizi rahat bırakmaz ve durmadan çalışır. Onun kafamızda ya da içimizde bir yerlerde sürekli çalıştığına öyle alışırız ki, ne zaman kendimizle başbaşa kalsak ya televizyon ya da müzik sesi isteriz. Yeter ki yalnız kalmayalım. Kendimizden korkarız aslında. Korkarız sessizlikten, dinginlikten, kendimizi dinlemekten, iç sesimize kulak vermekten ve gerçeklikten...
Yalnızlığın ve sessizliğin sesini dinlemeye başladığınızda içimizdeki binbir karakter başlar kendini göstermeye. Hepsi ayrı telden çalar. Kimi mahçup, kimi üzgün, kimi deli dolu, kimi hayat dolu...Günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunlarda da, farkında olmadan içimizdeki bu kişiliklerin rollerine bürünürüz. Her rolümüz ayrı bir dramadır aslında. Hayatımız bu dramalarla geçer.
Bir gün fakına varırız ki aslında bu dramaları yaratan biziz. Önce düşüncemizle, hayallerimizle yaratıp daha sonra davranışlarımızda hayatımıza sokuyoruz; istediklerimizi de istemediklerimizi de. Dramalarımızı oynarken kendimize dürüst olabiliyorsak eğer ne mutlu bize. Ama kendimizle bile paylaşamadığımız bazı gerçekler bir yerlerde saklı kalıyorsa işte o zaman büyük bir sorun var. Burada zihni sakinleştirmek ve mümkün olduğunca içimize dönmek gerekiyor. Zihni sakinleştirmenin en temel ve basit yollarından biri meditasyon. Hiçbir şey yapmadan öylesine ister 5 dk. ister 20 dakika durmak. Evet sadece öylesine durmak. İlk denemenizde zihin sanki her zamankinden daha fazla çalışıyor. Fakat daha sonraki denemelerinizde görüyorsunuz ki aslında bugüne kadar kendinize hiç vakit ayırmamışsınız...

23 Kasım 2007 Cuma

Kişisel gelişim kitapları


Kendinize karşı ne kadar dürüst olabiliyorsunuz hiç düşündünüz mü? Ya da hangi özelliklerinizi seviyor hangilerini sevmiyorsunuz? Sevmediğiniz özelliklerinizi çok düşünmenize gerek yok aslında; Etrafınızdaki insanlara bakın, onlarda size dokunan, rahatsız olduğunuz ne varsa o sizsiniz.
Ya da hayatınızda neden hep aynı olaylar tekrarlanıyor, hep size zarar veren insanlar çıkıyor karşınıza sorguladınız mı hiç? Çünkü siz istiyorsunuz ve çekiyorsunuz onları hayatınıza. Evet her defasında yine mi diyorsunuz ama sürekli aynı tip insanları çekiyorsunuz kendinize. Yanıtlar aslında sizde, içinizde...Bazen biraz olsun durup beklemek, soluklanmak gerekiyor hayatta. Tam olarak hayattan ne beklediğini bulabilmenin yolu kendini tanımaktan geçiyor.
Aktif olarak yaklaşık 5 yıldır ilgilendiğim spiritüel dünyadan çok kitap okudum. Şu bir gerçek ki her konuda olduğu gibi bu alanda da gelişmek için önce deneyimlemek, yaşananların tam olarak içine girmek, acı, sevinç, şaşkınlık, belirsizlik..vs. her türlü duyguyu dibine kadar yaşamak gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Secret ve Çekim Yasası isimli kitaplar tüm dünyada çok satanlar listesine girdi. Aslında her iki kitap da bir pazarlama harikası. Bu nedenle çok eleştiri de aldılar. Fakat temelde anlattıkları çok da yanlış değil. Hani hep dalga konusu olan bir konu var ya "Haha ben pozitif olursam herşey pozitif olur aman ne güzel" ya da "Hemen bir villa hayal ediyim de biran önce istediğim olsun"... Her konuda olduğu gibi bu noktada da yargılıyoruz...deneyimlemeden hem de. Günümüz pazarlama ve tüketim dünyası. Çok da iyi yapmışlar bu iki kitabı böyle güzel pazarlamışlar ki çok temelde anlatmışlar basit dille. Belki de bazı yerlerinde abartıya kaçmışlar evet ama yine de okuttular insanlara.
Kişisel gelişim alanında çok fazla kitap var. Okuduklarım arasında en iyileri Eckhart Tolle ve Debbie Ford'un kitapları. Bir de Tanrılar Okulu güzeldi. Bir diğer konu bu kitapların çevirileri. Sanırım bir tek benim değil çoğu insanın sorunu kitapların çevirileri. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında bazı çeviriler çok kötü oluyor.
Bu kitapları çekinmeden, yargılarımızdan uzaklaşarak, analiz ederek okumakta fayda var. Yoksa malesef pek bir işe yaramıyorlar.