Yine klasik bir cuma akşamı pisim uyudu ben kendim için ne yapsam diye düşünmekteyim. Harıl harıl okumak, 2 film izlemek, yazmak, meditasyon, nefes yapmak isteyen bir kişiyim. Ama büyük bir ihtimal 1 saat sonra falan koltukça uyuyakalacağım. Sonra Serdar gecenin bir körü gelecek yorgunluktan bitmiş bir şekilde. Uykumun arasında kapağı ne yaptınız diye soracağım, sonra bir sohbet ve benim uyku gitmiş. Tabiki Serdar kaçıncı rüyada o sırada.
Bazen düşünüyorum da ben de aynı tempoda çalışmaya devam ediyor olsaydım halimiz dumandı. Hoş böyle maddi manevi çok mu rahatız? Hayır ama seviyoruz biz bu halimizi. İyi ki bu kararı almışız ve iyi ki evden çalışıyorum. Çok yorucu ama olsun ben mutlu, çocuğum mutlu, içim rahat.
Güzel bir haftaydı...pisimi bıraktım kendi haline. Krizler de kendiliğinden çözüldü. Böylece, bir defa daha gördüm ki anne ne kadar rahat olursa çocuk da o kadar rahat oluyor. Bu karşı konulmaz bir gerçek. Tabiki her kriz sizin istediğiniz gibi çözülmüyor, ya da birden bire sizin istediğiniz herşeyi yapmaya başlamıyorlar. Sadece sizin bakış açınız ve olaylara yaklaşımınız değişince, onların da tepkileri değişiyor, daha yumuşuyor, sakinliyorlar. Farkı çok çabuk farkediyorlar. Antenleri çok açık bunların, bildiğiniz gibi değil!
İşte size birkaç örnek;
Uyku öncesi zıplama krizi
-Zıplamak mı istiyorsun kızım gel zıpla istediğin kadar, ama sadece en yanındayken zıpla olur mu yoksa çok kötü düşebilirsin
-aaaa tabiki anne evet
Evden çıkarken
-Doğaaaa hadi çıkıyoruz evden
-.....
-Eeee o zaman ben gidiyorum hoşçakal
-Dur ben de gelicemmm
-Hava çok soğuk şu kırmızı atkımı takıyım
-aaa ben de atkı isterimm
Sabah kahvaltı krizi
-hadi gel kızım omletin hazır
-İstemem ben omlet
-Peki cornflakes ye o zaman
-aaa tabiki evet
(geçen haftadan beri yumurtayı redediyor, bu sabah yedi kendiliğinden)
Baba krizi
-Babam gelene kadar puzzle yapalım mı anne
-Baban geç gelecek kızım toplantısı varmış
-Arayalım mı anne babamı
Baba aranır konuşulur ve sonra ikna olur.
Banyo krizi
-Temizim ben ama anne
-Ama terledin Doğa bugün çok, bak rahatlayacaksın yıkanınca
-Saçımı yıkama anne tamam mı lüffennn (ağlama krizinde)
-tamam bir bakalım saçına gir sen bir şu küvete önce, al şu kovalarını, suluğunu, kurbağanı
-aaaa evet
(önce biraz suyla oyun, vücudu yıkanır ve en son saçında basar çığlığı)
Şimdi benimle aynı kriz durumlarından muzdarip sevgili 2-2,5 yaş anneleri, ben anladım ki kararlı olup, sakin kalabiliyorsanız çözüm kolay oluyor. Ama sinirlenirseniz kriz bitmek bilmiyor. Sanmayın ki ben sinirlenmiyorum artık yok öyle birşey tabiii, an oluyor ki camdan atasım geliyor ama biliyor musunuz asıl şimdi alışıyorum sanırım anneliğe ve yeni yeni bu kadar çok seviyorum anne olmayı. İçimdeki bütün duyguları seviyorum.
Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Kasım 2008 Cuma
20 Ekim 2008 Pazartesi
Uzun bir gün
Haftaiçi nadir olan aile kahvaltımız sonrası Serdar'ı Berlin'e uğurladık sabah. "Baba sen bizim uçağa bin olur mu?" diye gönderdi babasını. Bütün uçaklar bizim uçak haberiniz olsun. Daha sonra Küçük Einstein'lar ve Mickey Mouse izlendi Disney Channel'da. Biraz oyun oynandı ve alışverişe çıkıldı. Pet Shop'ta balıklara bakıldı yarım saat kadar. Yolda taş, yaprak, küçük top dediği renkli çiçek tohumlarından toplandı. Bu arada çikolata, çubuk kraker, fırından eline tutuşturulan galeta afiyetle yendi.
Eve dönüş ve oyun arkadaşı Özgür iş başında. Oyun, boyama, puzzle, hamur, suluboya, parmak boyası, yine oyun, oyun....arada fasülye ayıkladık pişirdik...ve banyo...şimdi oturdu (fotoda görüldüğü üzere) her yerine tokaları takmış Barney cd'sini izliyor. Bu bandanasını da her banyodan sonra takmak istiyor. Özgür ölüyor yorgunluktan ama şu haline bakıp eriyor.
Veee merakla uyuyacağı saati bekliyor hatta saatleri sayıyor uyusa da kahvesini koysa, röportajını yazsa biran önce dergiye yetiştirse diye...
14 Ekim 2008 Salı
Söylenip duruyorum işte kendimce
Gymboree'den öğle saatlerinde döndük. Resim dersimiz evde de devam etti. Bazen düşünüyorum neden oraya gidiyoruz, aynılarını hatta daha güzellerini evde yapıyoruz biz. Hatta son haftalarda her gidişimizde Doğa bir çocuk tarafından itiliyor, düşürülüyor. Zavallım "bir daha vurma bana tamam mı" diyip ağlamaya başlıyor. Ne diyim şimdi ben bu çocuğa, nasıl savunacak kendini? Sakin, kırılgan benim kızım. Bir yandan üzülüyorum bir yandan da sürekli anne diye sırtıma tünemesi sinirime dokunuyor. Bir yanım diyor ki bırak çocuk evin tadını çıkarsın nasıl olsa hayat boyu gidecek okula. Ama çok seviyor dersleri, çok girişken ve kolay uyum sağlayan bir çocuk ayrıca. Zaten Aralık gibi başka bir yere göndereceğim. Daha sıcak ve yuva tarzı bir yere yarım gün, haftada 3 defa. Gymboree'nin fiyatları da aldı başını gidiyor. Akıllara zarar rakamlar söz konusu. Hani denemek amacıyla biraz da heyecan yaptık 3 aylık yazdırdık. Buna birilerinin dur demesi gerek. Birşeyleri de sorgulasak artık ya da kendimizi...Bütün dersler doluyor taşıyor nedir bu anlamakta zorluk çekiyorum.
Biri bana anlatsın biz nasıl büyümüşüz? Anneannem bizi evde nasıl oyalamış, annem babam askerdeyken hem çalışıp hem 2 çocukla ne yapmış? Şimdi neden hem çalışıp hem çocuklarımızla olamıyoruz? Neden seçenekler bu kadar keskin? Yanıtları gayet net ortada ama yine de boğuşup duruyorum işte bunlarla kendi içimde...Doğumdan sonra 4. ayda işe dönmemi bekleyen eski şirketim geliyor aklıma halen sinirleniyorum, içerliyorum zaman zaman. Kadınlık halleri işte. Saçma sapan duygusallıklar gösteriyorum halen.
Ve sonra diyorum ki, herşeyin bir sebebi var. Şu 29 aydır yaptıklarına bak. Ortaya çıkardığın sanat eserine bak. Biraz duluyor içimdeki fırtına ama başka bir yerden çıkmak için beklemeye alıyor kendini. Bir tek yazınca geçiyor, sadece yazınca...
24 Eylül 2008 Çarşamba
Mücadele devam
Ericsson'da çalıştığım günleri düşünüyorum; basın toplantıları öncesi stres, bazın gezileri heyecanı, 6 aylık-1 yıllık planlamalar, sunumlar, bitmek bilmeyen toplantılar, çıkan olumsuz haberler...vs... sonra BTHaber'de her çarşamba gazete bitene kadar ofiste gece yarısına kadar sayfa yaptığımız geceler, haber kovalamaca, manşet stresi...vs...Son iki işim de yoğundu. Hele gazetecilik yaptığım yıllar çok yoğun mesaiye kaldığım, çok sık seyahat ettiğim olurdu. Ama düşündükçe yine aynı yere varıyorum. Doğa'yı büyütmek hepsinden daha zor. Hayattaki en büyük proje çocuk sanırım. Çünkü beklentileriniz tutmuyor bir kere o kesin. Kaldı ki beklenti içinde olmak da hiç doğru birşey değil. Çalışma saatiniz diye birşey yok çünkü 7x24 sorumlusunuz bu işten. Aman bugün de aç kalsın, ya da bugün de uyumasın diyemiyorsunuz. Böyle kene gibi kemiriyor düşüncesi bile adamı. Hele benim gibi evden çalışan bir anneyseniz işiniz daha da zor. Klavyenizin harfleri sürekli kopar, "çekil ben iş yapıcam biraz" diyen biri sizi sandalyenizden iter, sürekli yanınızda "anne gel biraz doktorculuk oynayalım hıh dur seni bi muayene ediyim" diyen bir cadı. Eee bir yandan sosyal hayattan kopmamak, üretmek, kendini geliştirmek gerek - yoksa neden yaşayalım ki - bir yandan bu çocuğun bakıma, ilgiye, emeğe ve en önemlisi sevgiye ihtiyacı var. Çalışan, çalışmayan, evden çalışan her anne için çok zor; Bir insan yetiştirmek, onu hayata hazırlamak çok yürek istiyor. Hele de doğurmadan önce ciddi düşünülmesi gereken birşey bence. Çünkü özellikle ilk 3 yıl ciddi anlamda kendinizden vermeniz gerekiyor. Buna hazır değilseniz ne olur yapmayın.Bu yazı Doğa ile biraz önce verdiğim öğlen uykusu mücadelemiz sonrasında çıktı hemen. Onu uyutmaya çalışırken bir yandan içimden geçirdim, gerçekten ben hayatta nerede bu kadar zorlanmıştım diye. Yani özellikle bu öğlen uykusu zamanlarında son günlerde sınırlarını zorlamaya başladı. Yoruyor beni çok. Hadi uyumasın bütün gün desem bu defa akşam daha bir çığrından çıkıyor iş, düz duvara tırmanırcasına bir enerji. Kontrol etmek mümkün değil. Her gün diyorum ki kendime"Bırak çocuğu rahat uyumazsa uyumasın gündüz. Ama o gözlerine ovuşturdukça "uykum yok benim" diyişi var ya beni çileden çıkartıyor.
Şu gündüz uykusu meselesinde bir uzlaşma sağlayabilirsek kendisi ile daha ilginç şeyler yazabileceğim ben de umarım...
Hayat annemlerin ve de anneannemlerin zamanlarına göre niye bu kadar zorlaştı hep bunu düşünüyorum bir de bugünlerde...
Not: Fotolar Temmuz2008-Bodrum - yazıyla bir alakası yok:) Bugün de böyle işte...
15 Eylül 2008 Pazartesi
Ayyy kaza olacak şimdi
Geçtiğimiz 2 hafta tuvalet eğitimi ile geçti. Bu başlıkta yer alanlar, Doğa'nın bu 2 haftadır en sık söylediği şeylerdi. Sabır kelimesinin anlamını her defasında olduğu gibi bir defa daha anlamış olduk Serdar da ben de. Bu defa ne mutluyum ki Serdar da bu işten oldukça sorumlu çıktı. Çünkü Doğa nedense babasıyla tuvalete gitmeye bayılır oldu:)) Ama tabii sonuç olarak anneliğin nasıl bir sabır gerektiğini bir defa daha deneyimlemiş oldum. Şimdi kızım sanki daha bir büyümüş gibi geliyor bana. Her geçen gün daha bir özgürleşiyor, kendi kendine yeter hale geliyor. Bu sabah gözümü açtığımda uzun zaman sonra "iyi ki evdeyim ve iyi ki onunlayım" dedim. Ve de yuvaya gideceği, benim evde yalnız kalacağım günleri düşündüm. Tabiki evden çalışmaya ya da daha aktif çalışmaya devam edeceğim. Ama çok alıştım ben kuzuma. Her an onu kucaklamaya, gıdığını, ayaklarını koklamaya, gıdıklamaca oynamaya, birlikte her tür boyama yapmaya, hamur oynamaya, çamaşır asmaya, kurabiye pişirmeye, didişmeye, uyku savaşlarımıza, yakalamaca oynamaya... kısaca bir geriye dönüp baktım da ne çok şey yapmışız bu 28 ayda. Bugün 28 aylık oldu Doğam. Ondan öncesi sanki hiç yokmuş gibi...çok garip her anne benzer düşünüyor bu konuda. Çok farklı farkındalıklar, deneyimler yaşatıyor insana annelik. Her anı dibine kadar yaşıyorsunuz; sevinci de, hüznü de, kızgınlığı da. Çünkü onlar koşulsuz, yargısız geliyorlar dünyaya. O yüzden sizin yargılarınız, koşullarınız, her duygunuz bir yerde sıfırlanıyor karşılarında, zihninize söz geçiremez oluyorsunuz... Öğretmeniniz oluyorlar birdenbire...küçücük şeyler hayatı öğretiyorlar bize, sorumluluk almayı, direnmeyi, değişimlere açık olmayı, güçlü ve sabırlı olmayı ve daha birçok şeyi...
Bugün ayrı bir mutluluk var içimde. İyi ki anne olmuşum...
Not: Bugünlerde günlerimizin büyük bir bölümü suluboya ile geçiyor. Bu fotoyu da kendisi çekmemi istedi ve de poz verdi.
6 Eylül 2008 Cumartesi
Hamburger heyecanı
çocuk menüsünden bir minik hamburger söyledik- artık bizim ülkede menülerde bir de "kids" bölümü var biliyorsunuz- bir hamburger geldi ki sormayın!! Koca bir sepet patates ve kocaman bir hamburger. Bir de soruyorlar ketçap, mayonez ister misiniz diye...Yok almayalım biz yani daha çok da ben, henüz 27 aylık kızımıza hemburger yedirmenin suçluluk duygusu içindeyim!! Serdar bir rahat ki...ne olacak tatsın tabiki de şeklinde...
Annelik = suçluluk duygusu
Kızsanız suçluluk duyuyorsunuz, ödüllendirseniz çok mu verdim acaba diyorsunuz, hiçbirşey yapmasanız çok mu ilgisizim diye düşünüyorsunuz. Siz bunu aşana kadar çocuk da büyümüş oluyor sanırım:)) en iyisi ne mi? Tabiki bu duyguyu kabul edip birlikte eğlenmeye bakmak!!
En güzelini bu hafta bana İngiliz arkadaşım Claire söyledi: "Siz Türk anneler çok baskılıyorsunuz kendinizi de çocuğu da. örneğin tuvalet eğitimi verirken kendinizi eve kapatıyorsunuz. Bırakın çocuk yapsın her yere çişini, kakasını. rahat bırakırsanız herşey daha kolay"
Evet doğru çok doğru hem de. Biraz salmak gerek...
18 Mayıs 2008 Pazar
Özgür bireyler yetiştirebilmek
Annelikte 2. yılımı doldurdum. Doğa'm 2 yaşına bastı geçtiğimiz hafta. Geçtiğimiz 2 yıla bakıyorum da; her güne " evet bugün daha sabırlı olmalıyım" şeklinde başlamışım. Çocuklarımız öğretmenlerimiz oluyor gerçekten de. Bize bizde eksik olan ne varsa onu öğretmek için geliyorlar bu dünyaya. O eksik olan her ne ise birlikte deneyimliyoruz, öğreniyoruz. Örneğin benim kızım bana sabrı öğretmek geldi mutlaka. Çünkü sabretmek nedir bilmeyen ben şimdiki halimi kendim bile şaşıyorum. Annelik gerçekten de büyük bir sabır gerektiriyor. Sanırım dünyada çocuğumuz dışında hiç kimse için bu kadar fedakarlık yapamayız. Kendimiz için bile.
Yine de her ne olursa olsun, çocuğumuz da olsa, insanın önce kendine öncelik vermesi taraftarıyım. Kendi ruhunu beslemeyi bilmeyen bir anne çocuğunun da ruhunu besleyemez. Ruhu beslenmeyen bir çocuk ise temel ihtiyaçları karşılansa da sürekli bir açlık içinde yaşar. Sevgi, özgürlük, kişisel tercihleri, yetenekleri, söylemek istedikleri, hayat seçimi gibi birçok konuda aç kalır.
Ben de henüz bunu tam olarak başarabilmiş değilim ama çocuklarımızı özgür bireyler olarak yetiştirebilmek konusunda kendimizi eğitmemiz gerekiyor. Tabiki bu kuralsızlık anlamına gelmiyor. Kuralı koyan ebeveynler olarak her zaman sizsiniz. Ama tercihlerinde onu özgür bırakacak olan da yine sizler olmalısınız. Örneğin engebeli bir yolda yürürken "düşersin gitme" demek yerine "dikkatli ol" demek çok daha iyi sonuçlar verecektir.
Canım Doğa'm, umarım sen bu yazıları okuduğunda ben bu yazdıklarımı başarabilmiş olurum, başaramadıklarımı ise birlikte anımsar güleriz...
Yine de her ne olursa olsun, çocuğumuz da olsa, insanın önce kendine öncelik vermesi taraftarıyım. Kendi ruhunu beslemeyi bilmeyen bir anne çocuğunun da ruhunu besleyemez. Ruhu beslenmeyen bir çocuk ise temel ihtiyaçları karşılansa da sürekli bir açlık içinde yaşar. Sevgi, özgürlük, kişisel tercihleri, yetenekleri, söylemek istedikleri, hayat seçimi gibi birçok konuda aç kalır.
Ben de henüz bunu tam olarak başarabilmiş değilim ama çocuklarımızı özgür bireyler olarak yetiştirebilmek konusunda kendimizi eğitmemiz gerekiyor. Tabiki bu kuralsızlık anlamına gelmiyor. Kuralı koyan ebeveynler olarak her zaman sizsiniz. Ama tercihlerinde onu özgür bırakacak olan da yine sizler olmalısınız. Örneğin engebeli bir yolda yürürken "düşersin gitme" demek yerine "dikkatli ol" demek çok daha iyi sonuçlar verecektir.
Canım Doğa'm, umarım sen bu yazıları okuduğunda ben bu yazdıklarımı başarabilmiş olurum, başaramadıklarımı ise birlikte anımsar güleriz...
2 Mart 2008 Pazar
Annelik meziyetleri
Yavaş yavaş anne olmayı öğrenmeye başlıyorum sanırım.
Ama çok yavaş...
Her gün ayrı bir ders, ayrı bir öykü...
Anneliğin sadece yemeğini yedirmek, altını değiştirmek ve emzirmekle olmadığını, çok daha yüce meziyetler gerektirdiğini her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Dün Beyaz Fırın'da kahvaltı ederken yan masada 10 yaşlarında bir erkek çocuğunun annesine nasıl da imrenerek baktığımı fark ettim birden. Şu an bir çocuğu 10 yaşına getirebilmiş olmak bile mucize gibi geliyor bana. Hele anneme baktıkça, başardıklarını gördükçe gözlerim yaşarıyor. Ne şartlarda nasıl çocuklar yetiştirmişler.
Biz de bugünün bol keseden şartlarında kendimizi yırtıyoruz çocuk kural bilsin, fazla tv izlemesin, aman bilgisayardan uzak olsun, fazla hediye alınmasın, şekerli şeyler yemesin vs...bu liste daha uzayıp gidiyor. 3 yaşına kadar ne öğrendiyse o, sonra yuvada başlıyor dış dünyadan almaya.
Özel bir kolejde İngilizce Öğretmeni olan arkadaşım Evrim, geçenlerde bir sohbet sırasında, esrar kullanımının ilkokul seviyesine indiğini, çocukların her açıdan tatminsiz olduğunu ve kalem kutularına kadar herşeylerinde marka kullanmayı tercih ettiklerini anlattı. Tabiki bu tercihler çocukların değil ailelerin tercihleri, en azından onların yönlendirmeleriyle oluyor. İşte burada insan gerçekten de sorguluyor, neden anne baba olmak için ehliyet verilmiyor diye.
Dün yine kahvaltıdayız, yan masalardan birinde bir kadın ve bir adam. Pusette ağlayan bir çocuk. Kadın vamp saçları, renkli ojeleri, göşterişli takılarıyla adeta bir gece klübünden yeni çıkmış havasında. Emzirme çağındaki bebeğini bırakın emzirmek sakinleştiremiyor bile. Nasıl tutulacağını bile bilmiyor. Belli ki çocuğuna bir iyilik yapmış kendi çapında. Haftasonu gezmesine çıkarmış onu...ya da kendini belli değil. Hem için için sinir oldum bu kadına sonra da kızdım kendime neden yargılıyorsun diye. Ama yine de düşündükçe sinirleniyorum. Emek vermeyeceksen doğurmayacaksın bu kadar basit. Bunun gibi daha çok örnek dolu Bağdat Caddesi'nde. Örneğin elinde kahvesi yürüyüş yapan ve yanında da bakıcısı puseti itekleyen kadınlar dolu.
İşte yazının başında bahsettiğim o yüce meziyetler ise şöyle: Sonsuz sabır, anlayış, koşulsuz sevgi, hiçbir zaman yorgunluktan yıkılmayacak biyonik bir vücut, yaratıcılık, empati, aynı anda birçok işi yapabilme becerisi, çocukla çocuk olabilme...ve daha birçokları.
Bu meziyetlerin yanısıra şu kısacık annelik serüvenimde öğrendiğim ve kendi adıma çok önemli bulduğum bir ders ise; çocuğun annesin aynası olduğudur. Yani çocuğunuzun genel hali sizin geneldeki ruhsal halinizin yansımasıdır. Bu hiç şaşmaz! Mutlaka deneyin. Siz ne kadar sinirli, stresli uyanırsanız, o gün çocuğunuz da aynı sizin gibi stresli olur. Bunun açıklaması ise çok basit. Stresli, sinirli, öfkeli ya da endişeli olduğunuzda çocuğunuza aynen bu duygularınızla yaklaşıyorsunuz. O da size aynı duygularla yanıt veriyor. Aslında çok basit ne veriyorsanız onu alıyorsunuz.
En güzeli saf sevgi verebilmek daha ötesi yok...
Ama çok yavaş...
Her gün ayrı bir ders, ayrı bir öykü...
Anneliğin sadece yemeğini yedirmek, altını değiştirmek ve emzirmekle olmadığını, çok daha yüce meziyetler gerektirdiğini her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Dün Beyaz Fırın'da kahvaltı ederken yan masada 10 yaşlarında bir erkek çocuğunun annesine nasıl da imrenerek baktığımı fark ettim birden. Şu an bir çocuğu 10 yaşına getirebilmiş olmak bile mucize gibi geliyor bana. Hele anneme baktıkça, başardıklarını gördükçe gözlerim yaşarıyor. Ne şartlarda nasıl çocuklar yetiştirmişler.
Biz de bugünün bol keseden şartlarında kendimizi yırtıyoruz çocuk kural bilsin, fazla tv izlemesin, aman bilgisayardan uzak olsun, fazla hediye alınmasın, şekerli şeyler yemesin vs...bu liste daha uzayıp gidiyor. 3 yaşına kadar ne öğrendiyse o, sonra yuvada başlıyor dış dünyadan almaya.
Özel bir kolejde İngilizce Öğretmeni olan arkadaşım Evrim, geçenlerde bir sohbet sırasında, esrar kullanımının ilkokul seviyesine indiğini, çocukların her açıdan tatminsiz olduğunu ve kalem kutularına kadar herşeylerinde marka kullanmayı tercih ettiklerini anlattı. Tabiki bu tercihler çocukların değil ailelerin tercihleri, en azından onların yönlendirmeleriyle oluyor. İşte burada insan gerçekten de sorguluyor, neden anne baba olmak için ehliyet verilmiyor diye.
Dün yine kahvaltıdayız, yan masalardan birinde bir kadın ve bir adam. Pusette ağlayan bir çocuk. Kadın vamp saçları, renkli ojeleri, göşterişli takılarıyla adeta bir gece klübünden yeni çıkmış havasında. Emzirme çağındaki bebeğini bırakın emzirmek sakinleştiremiyor bile. Nasıl tutulacağını bile bilmiyor. Belli ki çocuğuna bir iyilik yapmış kendi çapında. Haftasonu gezmesine çıkarmış onu...ya da kendini belli değil. Hem için için sinir oldum bu kadına sonra da kızdım kendime neden yargılıyorsun diye. Ama yine de düşündükçe sinirleniyorum. Emek vermeyeceksen doğurmayacaksın bu kadar basit. Bunun gibi daha çok örnek dolu Bağdat Caddesi'nde. Örneğin elinde kahvesi yürüyüş yapan ve yanında da bakıcısı puseti itekleyen kadınlar dolu.
İşte yazının başında bahsettiğim o yüce meziyetler ise şöyle: Sonsuz sabır, anlayış, koşulsuz sevgi, hiçbir zaman yorgunluktan yıkılmayacak biyonik bir vücut, yaratıcılık, empati, aynı anda birçok işi yapabilme becerisi, çocukla çocuk olabilme...ve daha birçokları.
Bu meziyetlerin yanısıra şu kısacık annelik serüvenimde öğrendiğim ve kendi adıma çok önemli bulduğum bir ders ise; çocuğun annesin aynası olduğudur. Yani çocuğunuzun genel hali sizin geneldeki ruhsal halinizin yansımasıdır. Bu hiç şaşmaz! Mutlaka deneyin. Siz ne kadar sinirli, stresli uyanırsanız, o gün çocuğunuz da aynı sizin gibi stresli olur. Bunun açıklaması ise çok basit. Stresli, sinirli, öfkeli ya da endişeli olduğunuzda çocuğunuza aynen bu duygularınızla yaklaşıyorsunuz. O da size aynı duygularla yanıt veriyor. Aslında çok basit ne veriyorsanız onu alıyorsunuz.
En güzeli saf sevgi verebilmek daha ötesi yok...
21 Kasım 2007 Çarşamba
Kadın çocuk ile yeniden doğar

"Bir çocuk doğduğunda doğan sadece çocuk değildir - bu onu bir kısmıdır - anne de doğar. Bu olmadan önce o sıradan bir kadındı; doğumla birlikte bir anneye dönüşür. Bir tarafta çocuk doğar, bir tarafta anne doğar. Ve bir anne bir kadından tamamıyla farklıdır. Bir fark vardır, onun tüm varlığı niteliksel olarak değişir. Bu olmadan önce bir eş, bir sevgili olabilir fakat ansızın bir çocuk doğar ve yeni bir yaşam tarzı ortaya çıkar. O bir anne olur.
Bir kadın bir çocuğu doğurduğunda, o hayattır. O, çocuğun gözlerinin içine baktığında kendi varlığının içine bakar. Çocuk büyümeye başladığında o da çocukla birlikte büyür.
Şayet anneliğinin içinde çiçek açabilirsen çocuğa sonsuza dek şükran duyacaksın. Ve doğardır ki bir şeylerden vazgeçmek gerekecek ama bunlar...neşeyle yapılmak zorunda. Sadece o zaman bu bir fedakarlıktır! Bunu neşeyle yapmazsan, fedakarlık değildir. Fedakarlık (sacrifice) kutsal (sacred) sözcüğünden gelir. Onu neşeyle yaparsan kutsaldır. Onu neşeyle yapmazsan, o zaman yalnızca bir görev yerine getiriyorsun ve tüm görevler çirkindir, onlar kutsal değildir.
Bu muhteşem bir fırsattır. Bunun üzerine derin bir şekilde meditasyon yap. Bir daha asla bu kadar derin bir bağ bulamayacaksın; aslında bir anne ile çocuğu arasındaki gibi başka hiçbir bağ yoktur. Karı koca, seven sevilen arasında bile anne ve çocuk arasındaki kadar derinlemesine bir bağ yoktur. Çünkü çocuk senin içinde dokuz ay yaşadı; başka hiç kimse senin içinde dokuz ay boyunca sen olarak yaşayamaz. Ve her çocuk er ya da geç ayrı bir birey haline gelir. Ama bilinçaltının derinliklerinde bir yerlerde anne ve çocuk bağlı kalır."
Kaynak: Osho - Kadın
Bir kadın bir çocuğu doğurduğunda, o hayattır. O, çocuğun gözlerinin içine baktığında kendi varlığının içine bakar. Çocuk büyümeye başladığında o da çocukla birlikte büyür.
Şayet anneliğinin içinde çiçek açabilirsen çocuğa sonsuza dek şükran duyacaksın. Ve doğardır ki bir şeylerden vazgeçmek gerekecek ama bunlar...neşeyle yapılmak zorunda. Sadece o zaman bu bir fedakarlıktır! Bunu neşeyle yapmazsan, fedakarlık değildir. Fedakarlık (sacrifice) kutsal (sacred) sözcüğünden gelir. Onu neşeyle yaparsan kutsaldır. Onu neşeyle yapmazsan, o zaman yalnızca bir görev yerine getiriyorsun ve tüm görevler çirkindir, onlar kutsal değildir.
Bu muhteşem bir fırsattır. Bunun üzerine derin bir şekilde meditasyon yap. Bir daha asla bu kadar derin bir bağ bulamayacaksın; aslında bir anne ile çocuğu arasındaki gibi başka hiçbir bağ yoktur. Karı koca, seven sevilen arasında bile anne ve çocuk arasındaki kadar derinlemesine bir bağ yoktur. Çünkü çocuk senin içinde dokuz ay yaşadı; başka hiç kimse senin içinde dokuz ay boyunca sen olarak yaşayamaz. Ve her çocuk er ya da geç ayrı bir birey haline gelir. Ama bilinçaltının derinliklerinde bir yerlerde anne ve çocuk bağlı kalır."
Kaynak: Osho - Kadın
15 Kasım 2007 Perşembe
ANNE OLMAK
Küçük mucizem Doğa bugün 1,5 yaşına bastı. Dürüst olmak gerekirse, koskoca 1,5 yıl nasıl da hızlı geçti demek pek de doğru olmaz. Görünürde kısa bir zaman aralığı gibi görünse de doğum sonrası o ilk depresif zamanlar ve ardından gelen heyecan verici her gün bu zaman aralığını daha da uzattı. Şimdi ise evin içinde pıtır pıtır dolaşan bir yer cücesi görmek dünyanın en güzel duygusu olsa gerek.
Annelik aslında travmatik birşeymiş. Böylesine karşılıksız ve koşulsuz bir sevgiyi içinde taşımak bazen çok ağır geliyor insana. Ve de böylesine korkunç bir dünyaya bir çocuk doğurmuş olmak da zaman zaman gereğinden fazla sorumlu hissetiriyor. Bu sorumluluğu taşıyabilmenin tek yolu çoçuğunuzu her koşula dayanabilecek bir şekilde yetiştirmek olsa gerek. Bunu nasıl başaracağımı zaman ve de evren bana gösterecek diye ümit ediyorum. Herşey olması gerektiği gibi olacak...
Şu kısacık annelik deneyimlerimden öğrendiğim en önemli ders, mutlu annenin çocuğunun da mutlu olacağı! Mutlu olmak için ise bir neden gerekmiyor. Her an, her gün yeni bir mucize getirebiliyor hayat bize. Bunu da öğretebilmek gerek sanırım çocuklarımıza. Yoksa bu dünyada, bu kadar fazla seçenek içinde kaybolup gitmeleri çok kolay...her anın, her yeni başlangıcın, elimizdekilerin kıymetini bilerek yaşamayı öğrenmeliler.
Annelik aslında travmatik birşeymiş. Böylesine karşılıksız ve koşulsuz bir sevgiyi içinde taşımak bazen çok ağır geliyor insana. Ve de böylesine korkunç bir dünyaya bir çocuk doğurmuş olmak da zaman zaman gereğinden fazla sorumlu hissetiriyor. Bu sorumluluğu taşıyabilmenin tek yolu çoçuğunuzu her koşula dayanabilecek bir şekilde yetiştirmek olsa gerek. Bunu nasıl başaracağımı zaman ve de evren bana gösterecek diye ümit ediyorum. Herşey olması gerektiği gibi olacak...
Şu kısacık annelik deneyimlerimden öğrendiğim en önemli ders, mutlu annenin çocuğunun da mutlu olacağı! Mutlu olmak için ise bir neden gerekmiyor. Her an, her gün yeni bir mucize getirebiliyor hayat bize. Bunu da öğretebilmek gerek sanırım çocuklarımıza. Yoksa bu dünyada, bu kadar fazla seçenek içinde kaybolup gitmeleri çok kolay...her anın, her yeni başlangıcın, elimizdekilerin kıymetini bilerek yaşamayı öğrenmeliler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)