İki küçük çocuğu olan bir kadın seramik kursuna katılmak istiyor. Kursun saatleri oğlunun yüzme dersleri ile çakıştığından bu isteğini erteliyor ve kırgınlıklarını içine atarak iyi anneyi oynuyor.
Fotoğrafçılığa ilgi duyan bir baba bu merakını gerçekleştireceği bir yerin özlemini duymakta. Orta halli bir aile için karanlık oda masraflı olabilir ama salona yeni koltuk alınmasını önler en azında. Fakat günler geçer ve sonunda salona yeni koltuk alınır.
Çok yoğun çalışan bir iş adamı kendi içine çekilmek, yalnız kalmak isteyebilir. Tek başına tatile çıkmak ona ilaç gibi gelecektir aslında. Ama karısına karşı haksızlık olacağını düşünür ve bundan vazgeçer.
"Bu yoksunluklarımızı erdem haline getiriyoruz. Uzun, acı verici yaratıcılık iştahsızlığımızı bir fedakarlık gibi kucaklıyoruz. Üstün olma anlamındaki iyi olma çabalarımızı, söze ruhsallığımızı beslemek için sarf ediyoruz. Bu sık düşülen hataya Erdem Kapanı diyorum. Ruhsallık çoğunlukla sevgisiz yalnızlığa giden bir yol ya da insanın kendi doğasını reddettiği yanlış tutumlar olarak yorumlanıyor. Böyle bir ruhsal üstünlük iddiası, inkarın türlü biçimlerinden biridir. Yaratıcı için erdem ölümcül bir hata olabilir. Saygı görmek ve olgunlaşma isteği, etkisizleşmemize hatta yok olmamıza neden olabilir" diyor Julia Cameron, "İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin" adlı kitabında.
Cameron'a göre, Erdem Kapanı'na yakalanan birçok kişi, sıradan gözlere kendini yok ediyormuş gibi görünmez. İyi kocalar, babalar, anneler, eşler, öğretmenler olmaya koyularak kendilerine herkesin hoşuna giden ve beğenisini toplayan sahte benlik yaratırlar. Bu sahte benlik daima sabırlı, başkalarının gereksinim ya da istekleri için kendilerininkinden vazgeçmeye isteklidir.
"Aşırı derecede erdemli bu tıkanmış yaratıcılar, çocukluklarında onaylanmamış bu asıl benliklerini yok ederler. Durmadan "Bencil olma!" sözlerini duyan asıl benlik, başkalarına hayır kendine evet diyebilen, oyun oynamayı bilen, sağlıklı, zaman zaman anarşist, rahatsız edici bir karakterdir."
Sarsıcı bir kitap. Mutlaka edinmenizi öneririm. Dergide de çok ilgi çekici diğer bölümlerini yazdım bu ay. Haftaya koyabileceğim buraya.
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ocak 2009 Çarşamba
18 Ocak 2009 Pazar
Uzay muhabbeti, karadut şerbeti
Bugün Kadıköy'e gittik. Alkım Kitapevi, Çiya, Tansaş'tı rotamız. Kitapçıdan yukardaki kitabı aldık; Tübitak Erken Çocuk Kitaplığı'ndan "Ayda". Bizimki bu aralar merak sardı uzaya, aya, yıldızlara. Harika bir kitap yine Tübitak'tan. Birkaç defa okunduktan sonra;-Anne ben uzaya gitmek istiyorum.
-Tamam Doğa ama astronot olman gerek.
-Astronot kıyafetim yok ki benim ama.
-Astronot kıyafeti öyle her yerden alınmaz.
-Babam da gelsin benimle uzaya.
-Uzaya gidince ne yapacaksın?
-Mars'ı görücemm. Hadi baba uzaya gidelim.
!!!!
Bütün gece bu uzay muhabbeti uzadı da uzadı. En sonunda Serdar hayali bir oyun uydurdu. Bunlar ikisi rokete binip uzaya gittiler. Uzaydan taş (legolar) topladılar bana getirdiler. Şimdi rüyasında astronot olduğunu görüyordur büyük ihtimal:))
Bu haftasonları hiç bitmese. Bu ikisi sürekli oynasalar böyle... benim de vücudum, kafam dinlense...
Çiya'daki yemeklerden hiç hoşlanmadı. Otlu bulgur pilavını bile sevmedi. Biraz ezogelin çorba ve karadut şerbeti içti bolca. "Çok lezzetliymiş bu mor meyve suyu" diye diye 3 küçük bardağı götürdü.
14 Aralık 2008 Pazar
14 yıl önce

Kitabın ilk sayfasında sağ üst köşesinde Tüyap '95 yazıyor. Sayfaları sararmış hafif. Biraz önce kütüphaneyi karıştırırken bir göz gezdiriyim dedim. Bir de baktım bazı yerlerin altını çizmişim. İşte sizlerle çizilmiş yerleri paylaşıyorum aşağıda. Bu benim iç yolculuğumda sanırım ilk kitabımdı. Kimbilir nasıl şaşırdıysam o zaman bu cümlelere.
Bugünkü "ben"de halen heyecan veriyor bu cümleler. Yaşanmış 14 yıla bakınca çok daha anlam kazanıyorlar.
"Korkunun olduğu yerde de akıl çalışmıyor. Daha siz henüz gençken korkunun yerine özgürlüğün olduğu bir ortamda yetişmenin yolunu aramalısınız."
"Yaşamak insanın doğru olanı kendi çabasıyla bulmasıdır. Bunu da ancak özgür olduğunuz zaman yapabilirsiniz."
"Özgürlük korkuya, zorlamaya, güvence içinde olacağım diye didinmeye izin vermeyen bir ruhsal durumdur. "
"Birşey olmak istediğimiz andan itibaren özgürlüğümüzü yitiriyoruz."
"Sevmek bir karşılık beklememektir. Sevdiğiniz zaman bir şey verdiğinizi bile düşünmemelisiniz. ancak böyle bir sevgi özgürlükle uzlaşabilir."
"Gerçek yaşam, sevgi dolu olmayı, sessizliğin tadını almış, bol deneyimle yalınlığı biraraya getirmiş olmayı gerektiriyor; önyargıların, korku ve kör inançların, umutların çelmelemediği, berrak, düşünmeye yetenekli bir zihne sahip olmayı gerektiriyor."
15 Kasım 2008 Cumartesi
Aile Bilgeliği
Robin Sharma’nın ‘Aile Bilgeliği’ adlı kitabını okuyorum bu aralar. Son birkaç sayfa kaldı bitirmeye ama dayanamadım çok hoşuma giden bölümlerinden kısa notlar aldım sizlere.
Kitapta ünlü filozoflardan ve düşünürlerden alıntılar da var;
* Çalıştığında, kalbi geçen zamanın fısıltısıyla müziğe dönüşen bir flüt olursun. Yaşamı çalışarak sevmek, yaşamın en büyük gizemiyle iç içe olmak demektir. Sevgi olmadığı sürece tüm işler boştur, zira işi görünür kılan sevgidir.
Halil Cibran
* Korkunun öte yanında daima özgürlüğü bulursun.
* Çocuklarına verebileceğin en iyi hediye zamandır.
* Bir şeye dikkatini vermeye başladığında genişleyerek bilincine ulaşıp farkına varmanı sağlıyor. Bu yüzden her zaman farkındalık değişimden önce gelir. Yaşamında bir şeyleri değiştirmeden önce onun farkına varmalısın ve ona gerçekten dikkat etmeye başlamalısın. Onun çevresinde bir farkındalık gelişmesini sağlamalısın. Farkında dahi olmadığın bir zayıflığın üstesinden gelemezsin.
* İnsan, ancak oyun oynayan bir çocuğun ciddiyetine ulaştığında kendisi olabilmeye çok yaklaşmıştır.
Herakleitos
* Başarısızlık başarıya giden otoyoldur. Başarısızlık nasıl kazanacağını öğrenmekten ibarettir. İyi ebeveynler mükemmel başarısızlıkları ödüllendirenlerdir.
* Ebeveyn olarak davranışların çocuklarının geleceğini tanımlar. Sen çocuklarının geleceğinin yazarısın.
* Yeterince gözünüz karartırsanız, hayatta istediğiniz her şeye sahip olabilirisiniz. bir şeyi teninizden dışarı fışkıracak kadar çok istemelisiniz ki, arzunuz dünyayı yaratan enerji ile birleşsin.
Sheila Graham”
Robin Sharma’nın kitapları çok samimi ve basit bir dile sahip. Bazı yerleri çok derinlik sahibi değilmiş gibi geliyor insana, en azından bana diğer kitaplarında öyle gelmişti. Ama yargıları kaldırmak gerek, öğreneceklerimiz bitmiyor işte.... Kimi zaman bir kelimenin bile büyük etkisi oluyor hayatımızda.
Kitapta ünlü filozoflardan ve düşünürlerden alıntılar da var;
* Çalıştığında, kalbi geçen zamanın fısıltısıyla müziğe dönüşen bir flüt olursun. Yaşamı çalışarak sevmek, yaşamın en büyük gizemiyle iç içe olmak demektir. Sevgi olmadığı sürece tüm işler boştur, zira işi görünür kılan sevgidir.
Halil Cibran
* Korkunun öte yanında daima özgürlüğü bulursun.
* Çocuklarına verebileceğin en iyi hediye zamandır.
* Bir şeye dikkatini vermeye başladığında genişleyerek bilincine ulaşıp farkına varmanı sağlıyor. Bu yüzden her zaman farkındalık değişimden önce gelir. Yaşamında bir şeyleri değiştirmeden önce onun farkına varmalısın ve ona gerçekten dikkat etmeye başlamalısın. Onun çevresinde bir farkındalık gelişmesini sağlamalısın. Farkında dahi olmadığın bir zayıflığın üstesinden gelemezsin.
* İnsan, ancak oyun oynayan bir çocuğun ciddiyetine ulaştığında kendisi olabilmeye çok yaklaşmıştır.
Herakleitos
* Başarısızlık başarıya giden otoyoldur. Başarısızlık nasıl kazanacağını öğrenmekten ibarettir. İyi ebeveynler mükemmel başarısızlıkları ödüllendirenlerdir.
* Ebeveyn olarak davranışların çocuklarının geleceğini tanımlar. Sen çocuklarının geleceğinin yazarısın.
* Yeterince gözünüz karartırsanız, hayatta istediğiniz her şeye sahip olabilirisiniz. bir şeyi teninizden dışarı fışkıracak kadar çok istemelisiniz ki, arzunuz dünyayı yaratan enerji ile birleşsin.
Sheila Graham”
Robin Sharma’nın kitapları çok samimi ve basit bir dile sahip. Bazı yerleri çok derinlik sahibi değilmiş gibi geliyor insana, en azından bana diğer kitaplarında öyle gelmişti. Ama yargıları kaldırmak gerek, öğreneceklerimiz bitmiyor işte.... Kimi zaman bir kelimenin bile büyük etkisi oluyor hayatımızda.
6 Ekim 2008 Pazartesi
Anne baba olmak
"Turuncu birşeyler giyip inzivaya çekilmek istediğiniz zamanlar olacak...Elinize bir tespih alıp saçınızı kazıtmak, mümkünse bir yıl boyunca kimseyle konuşmadan bir dağ eteğindeki bir ashram'da yaşamak, yoga ve meditasyon yaparak gününüzü geçirmek, delirmemek için ilaçlar içmek, avazınız çıktığı kadar bağırarak sokaklarda koşmak, ağlamaktan helak olmak ve uyuyakalmak, tepinmek, birşeyleri kırmak isteyeceksiniz...evet bazı günler böyle geçecek. Bir çocuk size bunları hissettirebilecek. Ama zırıl zırıl ağlamak gibi zararsız eylemler dışında hiçbirşey yapmayacaksınız. Neden? Çocuk size bütün bunların doğal olduğunu, anne baba olmanın tam da böyle birşey olduğunu fark ettirecek"
Ece Arar'ın "Çocuk sahibi olmak için 40 bahane" adlı kitabını okumamın üzerinden sanırım 1 ay kadar geçti. Belki de daha da fazla emin değilim. Fakat bu paragraf o kadar sık zihnimde canlanıyor, aklıma geliyor ki en sonunda yazmadan edemedim.
Bu paragraf beni hem çok eğlendirdi hem de suratıma tokat gibi çarptı. Çünkü öylesine gerçek ve samimi bir dille yazılmış ki... Ben bu farkındalığı yaşadığımda soğuk duş etkisi yapmıştı. Yani anne baba olmanın tam da böyle birşey olduğunu, hiçbir kaçış yolun olmadığını, bütün sorumluluğun senin üzerinde olduğunu, tepinsen de patlasan da bir yararı olmayacağını anladığım da şaşırmıştım önce...Şaşırmıştım kendi anne babama. Onlar nasıl yaptılar, bizimkinden çok daha zor koşullarda Onur'u ve beni nasıl büyüttüler, okuttular diye hep düşündüm, halen de kimi zaman düşünüyorum. Bir çocuk büyütmek, bir insan yetiştirmek için gerekli koşullar ülkemizde değil artık dünya genelinde çok zor. Her açıdan baktığınızda bu iş artık cesaret istiyor. Ece ile aynı fikirdeyim; Çocuklara evet ama bakabileceğimiz kadarına...
Bakın özel bir okulda ilkokul öğretmenliği yapan annemden aldığım çok taze bir bilgi: Bağdat Caddesi'ndeki ilkokullarda yapılan bir araştırma sonucunda görülmüş ki yabancı uyruklu bakıcı ile büyüyen çocukların kelime dağarcıkları azalmış ve anlatım güçlüğü çekmeye başlamışlar.
Bence günümüz kadını için, yani özgürlüğüne düşkün, ekonomik gücünü eline almış, bir yandan günlük hayattan kopmak istemeyen ama bir yandan ruhsal anlamda da kendiyle barışık yaşamak isteyen kadınlar için bu işin tek yolu "Kabullenmek". Evet, olanı olduğu gibi kabul edin lütfen. Yargılamayın, sorgulamayın ne kendinizi, ne eşinizi ne çocuğu. Bilin ki herşey belli bir düzende akıp gidiyor bu evrende, akması gerektiği gibi.
Louise Hay'in en sevdiğim olumlamasındaki gibi; "Herşey kendi içinde mükemmel".
Her gün bu cümlenin üzerine düşünün ve meditasyon yapmaya çalışın...
Ece Arar'ın "Çocuk sahibi olmak için 40 bahane" adlı kitabını okumamın üzerinden sanırım 1 ay kadar geçti. Belki de daha da fazla emin değilim. Fakat bu paragraf o kadar sık zihnimde canlanıyor, aklıma geliyor ki en sonunda yazmadan edemedim.
Bu paragraf beni hem çok eğlendirdi hem de suratıma tokat gibi çarptı. Çünkü öylesine gerçek ve samimi bir dille yazılmış ki... Ben bu farkındalığı yaşadığımda soğuk duş etkisi yapmıştı. Yani anne baba olmanın tam da böyle birşey olduğunu, hiçbir kaçış yolun olmadığını, bütün sorumluluğun senin üzerinde olduğunu, tepinsen de patlasan da bir yararı olmayacağını anladığım da şaşırmıştım önce...Şaşırmıştım kendi anne babama. Onlar nasıl yaptılar, bizimkinden çok daha zor koşullarda Onur'u ve beni nasıl büyüttüler, okuttular diye hep düşündüm, halen de kimi zaman düşünüyorum. Bir çocuk büyütmek, bir insan yetiştirmek için gerekli koşullar ülkemizde değil artık dünya genelinde çok zor. Her açıdan baktığınızda bu iş artık cesaret istiyor. Ece ile aynı fikirdeyim; Çocuklara evet ama bakabileceğimiz kadarına...
Bakın özel bir okulda ilkokul öğretmenliği yapan annemden aldığım çok taze bir bilgi: Bağdat Caddesi'ndeki ilkokullarda yapılan bir araştırma sonucunda görülmüş ki yabancı uyruklu bakıcı ile büyüyen çocukların kelime dağarcıkları azalmış ve anlatım güçlüğü çekmeye başlamışlar.
Bence günümüz kadını için, yani özgürlüğüne düşkün, ekonomik gücünü eline almış, bir yandan günlük hayattan kopmak istemeyen ama bir yandan ruhsal anlamda da kendiyle barışık yaşamak isteyen kadınlar için bu işin tek yolu "Kabullenmek". Evet, olanı olduğu gibi kabul edin lütfen. Yargılamayın, sorgulamayın ne kendinizi, ne eşinizi ne çocuğu. Bilin ki herşey belli bir düzende akıp gidiyor bu evrende, akması gerektiği gibi.
Louise Hay'in en sevdiğim olumlamasındaki gibi; "Herşey kendi içinde mükemmel".
Her gün bu cümlenin üzerine düşünün ve meditasyon yapmaya çalışın...
30 Eylül 2008 Salı
Yapma Cennetler

"Şarap herkesin bildiği birşey, herkesin sevgilisi. Gerçek bir filozof hekim ortaya çıkarsa -ki, bu pek görülen birşey değildir- şarap üstüne güçlü bir inceleme; şarap ile insanın iki terimini oluşturduğu, iki yönlü bir ruhbilim incelemesi yazabilir. Kimi içkilerin nasıl ve niçin düşünen insanın kişiliğini aşırı ölçüde artırma ve adeta bir üçüncü kişilik yaratma gücünü taşıdıklarını; şarapla doğal insanın, hayvansal tanrı ile bitkisel tanrının, Kutsal Üçlü'de baba ve Oğul rollerini oynadıkları gizemli işlemi açıklar; çünkü onlar gene kendilerinden kaynaklanan, üstün insandan ibaret olan, Kutsal Ruh'u yaratırlar.
Şarap ve insan, bende durmadan dövüşen ve durmadan barışan iki dost pehlivan izlenimini uyandırıyor. Yenilen her zaman yeneni kucaklıyor."
Yapma Cennetler - Charles Baudelaire
19.yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Baudelaire, bugünkü şarap çeşitlerini görse neler yazardı kimbilir? Ya da uyuşturucunun bu kadar yaygın olduğunu...Kendisi her türlü uyuşturucu ve içkiyi kullanmış. Kitapta esrar ile ilgili yazdıkları da ilginç.
İfadeler çok kuvvetli, anlatım etkileyici...çevirisi de fena değil. 1860'da yayınlanmış bir kitap.
ÇOKLUKTA BİRLİK
Bir tapınaktır doğa, sütunları canlı;
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman zaman.
Sembol ormanları içinden geçer insan;
Tanıdık bakışlar süzer gibidir sizi.
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman zaman.
Sembol ormanları içinden geçer insan;
Tanıdık bakışlar süzer gibidir sizi.
Bir derin, bir karanlık birlik içinde,
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş,
Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi,
Renkler, sesler, kokular karışır birbirine.
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş,
Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi,
Renkler, sesler, kokular karışır birbirine.
Kokular vardır çocuk tenlerinden taze;
Obua sesinden tatlı, çayır gibi yeşil;
Kokular da vardır azgın, zengin, gürül gürül.
Obua sesinden tatlı, çayır gibi yeşil;
Kokular da vardır azgın, zengin, gürül gürül.
İnsana sonsuz şeylerin tadını veren,
Misk, amber, aselbent, buhur gibi kokular,
Duyuları, düşünceyi alıp götüren.
Misk, amber, aselbent, buhur gibi kokular,
Duyuları, düşünceyi alıp götüren.
21 Eylül 2008 Pazar
Müthiş Sır
Secret'i okuduğumdan bu yana adında 'sır' kelimesi geçen kitaplara bir önyargı ile bakıyorum. Kesin bu da bir pazarlama harikasıdır diye. İşte ne kadar bu işlerle ilgileniyor olsan da insansın egon seni çoğu zaman esir alıyor ve böyle yargılardan kurtulman zaman alıyor malesef. Hayatın aslında her anı bir ders, bir öğrenme süreci. Sonra birgün Esra bana geldiğinde çantasından bir kitap çıkarıyor. "Sana almak geldi bu kitabı içimden. D&R'a girdim, aldım ve çıktım. Neden aldım ben de bilmiyorum" diyor. Kitabın ismi 'Müthiş Sır'.
70 sayfalık bir kitap, bir solukta okunuyor. Yazarı Mike Hernacki, reklamcılık, hukuk, borsacılık alanlarında çalıştıktan sonra yazarlığa soyunmuş. Metafizikle uğraşıyor ve de piyano çalıyor. Hayatı boyunca yazar olmak istemiş ama başarabileceğine inanmadığından bir türlü yazamamış. Planlamadığı deneyimler yaşamış gerek iş gerek özel hayatında ve hayat onu çok ilginç bir şekilde yazar olmaya zorlamış. Bu süreci ve yaşadıklarını çok yalın anlatıyor kitapta.
Farkına vardığı 'Müthiş Sır' ise şu: "Birşeyi başarmak için, o işi başarmak her ne gerektiriyorsa yapmaya hazır olmalısınız."
İlk başta çok sıradan bir cümle gibi görünse de üzerine düşününce yazarın tam olarak ne demek istediğini anlayacaksınız.
Ne tesadüftür ki:) bu kitap benim yıllardır başarmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim birşeye karar verme sürecimde elimdeydi. Evren bütün araçları, kaynakları sağlıyor aslında. Yeter ki farkına varalım ve de aklımızı kullanalım...
70 sayfalık bir kitap, bir solukta okunuyor. Yazarı Mike Hernacki, reklamcılık, hukuk, borsacılık alanlarında çalıştıktan sonra yazarlığa soyunmuş. Metafizikle uğraşıyor ve de piyano çalıyor. Hayatı boyunca yazar olmak istemiş ama başarabileceğine inanmadığından bir türlü yazamamış. Planlamadığı deneyimler yaşamış gerek iş gerek özel hayatında ve hayat onu çok ilginç bir şekilde yazar olmaya zorlamış. Bu süreci ve yaşadıklarını çok yalın anlatıyor kitapta.
Farkına vardığı 'Müthiş Sır' ise şu: "Birşeyi başarmak için, o işi başarmak her ne gerektiriyorsa yapmaya hazır olmalısınız."
İlk başta çok sıradan bir cümle gibi görünse de üzerine düşününce yazarın tam olarak ne demek istediğini anlayacaksınız.
Ne tesadüftür ki:) bu kitap benim yıllardır başarmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim birşeye karar verme sürecimde elimdeydi. Evren bütün araçları, kaynakları sağlıyor aslında. Yeter ki farkına varalım ve de aklımızı kullanalım...
19 Eylül 2008 Cuma
Kadın ve yaratıcılık

Kadınların en yaratıcı oldukları dönemin adet dönemleri olduğunu biliyor muydunuz? Evet büyük bir çelişki aslında değil mi? Kök çakranın bulunduğu, kırmızı rengte olan, anüs ve cinsel organlar arasındaki enerji noktası kadında yaratıcılığın simgesi. Her ay belki de nefretle geçmesini beklediğiniz, kimi zaman birini öldürebilecek kadar gergin olduğunuz o zor günleri aslında farkındalığınızı artırmak ve de kendinizle ilgili içsel yolculuklara çıkmak için kullanabilirsiniz. Aslında adet döneminiz ne kadar zor geçiyorsa, yaratıcılığa bir o kadar dirençli olduğunuz ortaya çıkıyor. Çünkü doğum ne kadar doğal bir süreçse adet dönemi de öyle olmalı ve aslında büyük bir mutlulukla karşılanmalı.
Bu konu da nerden aklına geldi derseniz...Osho'nun Kadın kitabını aldım elime uzun aradan sonra. Severek okuduğum kitapları arada tekrar elime alıp karıştırmaya, kapatıp birden açıp açılan sürpriz sayfaları okumaya bayılıyorum. Kendi kendime yaptığım bir oyun işte:))
Bugün işte bu konuyla ilgili bir sayfa çıktı önüme Osho'da. Nedendir bilinmez özellikle bu aralar yaratıcılığımı çok zorguluyorum ve bir yandan çevremden gelen bütün "2.çocuk düşünüyor musunuz?" sorularına şiddetle hayır diyorum.
Neyse, Osho bu kitabın 'Beden' başlıklı bölümde kadın bedeninin bazı evrelerinden ve doğum kontrolünden bahsediyor. Bildiğimiz gibi çoğu dinde ve spiritüel öğretilerde de kürtaj kabul edilemez birşey. Ama Osho farklı bir açıdan bakmış her zamanki gibi konuya; 'Adet döneminde duygularını izle. Beraberinde neler getirebileceğini gör; öfke, depresyon, nefret, kavga etme eğilimi, sinir krizi. Anlamak, biraz uyanık olmak ve farkında olmak durumundasın. Hamileysen adet durur çünkü adet dönemindeyken açığa çıkan enerji yaratıcı olmaya başlar; O çocuğu yaratır. Hamile olmadığında her ay bu enerji birikir. Ve şayet yaratıcı olamazsa yıkıcı olur. Bu nedenle kadın adet dönemi boyunca yıkıcı bir tavra sahiptir çünkü bu enerjiyle ne yapacağını bilemez. Dünyada artık yeni bir tehlike yükselmektedir. Çünkü artık onların sürekli hamile olmalarına gerek yoktur. Ancak enerji oradadır. Kadınlar özgürleşiyor."
Yani Osho özet olarak kadınların bu dönemde kendilerini yaratıcılığa yöneltmelerini öneriyor. Örneğin yatıp dinlenmek yerine bol bol dans edin, uzun yürüyüşler yapın, meditasyon yapın ve kötü, yıkıcı enerjiyi bu şekilde boşaltın diyor.
Ben yapıyor muyum? Ancak Doğa ile Dinazor Barney ya da Winnie the Pooh dansları yapabiliyorum şu aralar:)) Ancak fırsat buldukça meditasyon ve nefesle kurtarıyorum işi:))
Ben yapıyor muyum? Ancak Doğa ile Dinazor Barney ya da Winnie the Pooh dansları yapabiliyorum şu aralar:)) Ancak fırsat buldukça meditasyon ve nefesle kurtarıyorum işi:))
22 Ağustos 2008 Cuma
Sabrım sınanıyor
Bodrum'dan geldiğimizden beri Doğa ile savaş halindeyiz. Hoş Bodrum'da da ayrı bir savaş halimiz söz konusuydu ama buraya geldik yine birşey değişmedi. Bir de defa daha anladım ki ne tatil öncesi, ne tatil anları ne de tatil dönüşü hepsi aynı aslında çocukla hiçbir farkı yok. Yani hep bir mücadele içerisindesiniz. Hele bir de 2 yaş sendromu ile başa çıkmaya çalışıyorsanız işiniz iş. Bu koşusturmaca içerisinde yaklaşık 1,5 aydır nefes yapamıyorum doğru dürüst. Tatile gitmeden önce kuantum terapisi yapmıştık Esra ile. Bu terapi zaten beni yıktı geçti halen etkileri sürmekte...Şaka bir yana hayatıma ahenk geldi sanki. Aslında bu durumu kelimelerle anlatmak çok zor. Anlamsızca mutlu oluyorsunuz işte sürekli... ancak böyle açıklanabilir. Sinirlendiğiniz de ya da üzüldüğünüzde ise dibine kadar gidiyorsunuz. Her türlü duygunun içine tam anlamıyla girip hayatınıza neyi çekip neyi çekmek istemdiğinizin farkına varıyorsunuz. Seçim sizin...
Tatil dönüşü bir de Şanal Günseli'nin "Kuantum Sıçrama" kitabını okudum. Kitapla birlikte taşlar daha bir yerine oturdu. tavsiye ederim. Çok yalın anlatımlı bir kitap.
Herneyse nereden geldim buralara, oysa ki Doğa'yı anlatmak için başlamıştım yazmaya. şu 1,5-2 aydır öyle bir dönem yaşıyoruz ki Doğa ile...çok garip bir şekilde hayatımda hiç bu kadar beni kimse sinirlendirmemişti. Hani inadın da daha ne kadarı olabilir bilmiyorum. Şu birkaç gündür ise farkına vardım ki sakin kalıp, tepkisiz durdukça yani sinirlenmemeyi başarabildikçe çocuk daha bir uysal oluyor. Bunun farkına varmak bu kadar mı zor derseniz evet 2 yaşında bir çocukla gerçekten de zor. Her dediğinizin tersini yapmak isteyen, sabrınızı sınayan biri var karşınızda sürekli. Meğersem ne sabırlı insanmışım kendimle gerçekten de gurur duyuyorum bugünlerde:))
23 Ocak 2008 Çarşamba
Düşündükleriniz sizi hasta etmesin
"Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar." diyor Louise L. Lay "Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri" isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: "Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme."
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: "Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum."
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli...
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar...
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: "Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme."
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: "Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum."
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli...
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar...
5 Ocak 2008 Cumartesi
Bırakabilmek
Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun "Hayrıma olsun" diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen "keşke"ler...bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; "Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz".
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan "Kod Adı Tanrı" kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
"Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton'un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; 'Ne kadar küçükse o kadar büyük'; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır."
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan "Kod Adı Tanrı" kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
"Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton'un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; 'Ne kadar küçükse o kadar büyük'; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır."
28 Aralık 2007 Cuma
Yeni yıl düşleri

Zaman denilen şey ne kadar garip. Herşey sadece rakamlardan ibaret aslında. Asıl olan siz ve şu an hissettikleriniz. "Yeni" kelimesi her zaman umut verir insana, gülümsetir bizi. Yeni bir yıla girecek olmak, her ne kadar kötü bir yıl bıraksak ta arkamızda yine de umutlandırmalı bizi. Umut etmek gibi güzel birşey var mı sizce? Tabiki de yok. Hesabı kitabı da yok umut etmenin, hayal kurmanın. O zaman biraz olsun çekilin evinizde bir köşeye ve yeni yıl için, kendiniz için en güzelini umut edin, hayal edin. Hatta yazın ya da umutlarınızın resmini görürseniz herhangi bir dergide ya da gazetede lütfen kesin onları ve de her gün görebileceğiniz bir yere yapıştırın. Göreceksiniz ki umutsuzlukla uyandığınız sabahlarda bile o kestiğiniz resimleri görüp daha bir istekle koşacaksınız hayata.
Birkaç yıl önce yapmıştım benzer bir çalışmayı. Hayallerimdeki hayatı görsellere döküp, somutlaştırıp tek tek kesmiştim dergilerden. Uzun bir süre durdu o resimler önümde. Ne travmalar, ne depresyonlar geçti üzerinden. Ama şimdi o resimdekilerin hemen hemen hepsine sahibim. Özel bir çalışmaydı bu özel bir rehberle yapılan. Ta ki sonra Secret kitabında rastladım "Düşler panosu" diye geçiyordu. Tavsiye ediyorum şiddetle herkese!
Birkaç yıl önce yapmıştım benzer bir çalışmayı. Hayallerimdeki hayatı görsellere döküp, somutlaştırıp tek tek kesmiştim dergilerden. Uzun bir süre durdu o resimler önümde. Ne travmalar, ne depresyonlar geçti üzerinden. Ama şimdi o resimdekilerin hemen hemen hepsine sahibim. Özel bir çalışmaydı bu özel bir rehberle yapılan. Ta ki sonra Secret kitabında rastladım "Düşler panosu" diye geçiyordu. Tavsiye ediyorum şiddetle herkese!
2008 için düşler panoma kocaman bir sabır taşı koymak istiyorum. Çünkü çocuk yetiştirmek eşittir sabır anlamına geliyormuş. Dünyanın en sabırsız insanlarından biri olan ben nasıl bir sabır taşı şekline dönüşüyorum şaşıyorum kendime. Ama bu bile yeterli değil. Daha fazlası gerek. Her yıl daha fazla sabır!
29 Kasım 2007 Perşembe
Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerinden

Sanatçı...
Entellektüel...
Yenilikçi...
Adalet Ağaoğlu Türk edebiyat tarihinin önemli figürlerinden biri. Gerçek bir entellektüel ve yenilikçi. Türkiye Cumhuriyeti ile neredeyse yaşıt. Bu da onun yaşam çizgisini Cumhuriyetle bir kılıyor. Yakın tarihte meydana gelen her olayın, onun kişisel hayatında bir iz düşümünü bulmak mümkün. Türkiye’deki siyasi ve sosyal değişiklikler Adalet Ağaoğlu’nun hayatına eşlik ediyor. "Damla Damla Günler" sosyal tarihin canlı ve eşsiz örneklerinden biri.Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri 1969 ve 1996 yılları arasını kapsıyor. İlk bölüm 1969’dan 1983 yılına kadar sürüyor. Bu dönemi daha çok Ankara dönemi olarak değerlendirebiliriz. Yazar ilk cildin bittiği 1983 yılında İstanbul’a taşınıyor. İkinci bölüm ise yazarın Büyükdere sahilinde geçirdiği trafik kazasının sabahına dek sürüyor.Günlüklerin ana temasını çıkarmak oldukça güç. Zira günlükler kurmaca edebiyatın bir örneği değil. Bu günlükler siyasi kaos ve sosyal değişimlerden etkilenen bir sanatçının yaşamını aktarıyor. Yazarın kalemi, onun siyasi dalgalanmalara direnişine güç sağlıyor. Günlüklerde yazar kendi dönemini içtenlikle aktardığı gibi okuyucuyu da anıları ile boğmuyor. Aksine, yazar ikisi arasında çok iyi bir denge sağlıyor. Okuyucu, yazarın hem günlük hayatını ve iç dünyasını hem de dönemin siyasi olaylarını takip edebiliyor. Bu sayede Ağaoğlu okuyucunun dikkatini hep ayakta tutuyor."Damla Damla Günler"i sosyal tarihin bir parçası olarak kabul etmek mümkün. Yazarın dayandığı tek kaynak hafızası. Günlükler bazen kronolojik sıra ile devam etmiyor. Yazar, özellikle üzgün ve hasta olduğu dönemleri toparlayıp özetini çıkararak yazmayı tercih ediyor. Ancak o dönemin önemli siyasi olaylarını es geçmemiş. 1 Mayıs 1977, Abdi İpekçi suikasti, 1969 yılındaki öğretmen grevi yazarın detaylarına yer verdiği olaylardan birkaçı. Yazar dönemin önemli olaylarını kaydederek okuyucunun dönemi kavrayabilmesini sağlıyor.Adalet Ağaoğlu 12 Mart muhtırasının ayak seslerini günlük iş rutininde bile hissetmeye başladığı 1970 yılında TRT’deki görevinden ayrılıyor. Bu baskıyı romanlarına da yansıtıyor. TRT’den istifa ettikten sonra hayatını yazarak kazanmaya karar veriyor ve başka bir iş yapmıyor.Yazar romanlarında siyasi ve sosyal ortamı anlattığı kadar kentli insanın dünyasını da dile getiriyor. Adalet Ağaoğlu kendisi de kentli bir yaşam tarzına sahip. 1929 yılında Ankara’nın Nallıhan ilçesinde doğmuş olan yazar, Ankara Üniversitesi DTCF Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Babası kumaş işinde olan bir tüccardır. Dört kardeşten tek kız olan Adalet Ağaoğlu’dur. Kardeşi Güner Sümer de tiyatro yazarı ve yönetmenidir. Adalet Ağaoğlu’nu kentli bir Cumhuriyet kadını olarak tarif edebiliriz. Kırsal kesimde irtibatta olduğu tek kişi evine gelen temizlikçi. Kendisi ve eşi Halim Ağaoğlu’nun, Alanya’nın Yeşilköy ilçesindeki yazlıklarına yetmişli yılların başından itibaren gidip geliyorlar. Burada yazar, kırsal kesim insanı ile içli dışlı olmaya başlıyor. Ancak buradaki en yakın dostları da köyün “öğretmeni” oluyor. Adalet Ağaoğlu kendini dönemin gündeminde olan köy edebiyatından da uzak tutuyor. Hatta, bu mevzuda bir gece Fakir Baykurt ile tartışıyorlar ve Baykurt’a eğer orada bir köy varsa uzakta, bunu sadece çok sesliliğin bir unsuru olarak gördüğünü dile getirir. Bu görüşü romanlarında da vücut bulur ve daha çok kentli insanı yazar. Bunun en önemli istisnası Fikrimin İnce Gülü’nün Bayram’ıdır. Köyünden doğrudan Almanya’ya göç etmiş olan Bayram, en önemli statü sembolü olan sarı Mercedes’i ile memleketine döner. Fikrimin İnce Gülü bu dönüş yolunu anlatır. Yazarın bu romanı yazarken araba kullanmaması da önemli bir detaydır.Ağaoğlu’nun yazım tarzının önemli karakteristik özelliklerinden biri gösterdiği çeşitliliktir. Ağaoğlu hem tematik hem de teknik olarak hep yeni deneyimlere açık bir çizgi izliyor. Fikrimin İnce Gülü’nün Bayram karakteri de bunu doğrular niteliktedir. Bu romanında yazar, bir kadın yazar değil bir “erkek yazar” olma çabasındadır. Günlüklerinde de eğer kapitalizmin bireyi yabancılaştırması ve parçalamasını kurcalayacaksa o halde erkek yazar olmayı denemeyi önerir kendine. Bu nedenle ilk Romanı Ölmeye Yatmak (1973) ile onun devmı olan üçüncü romanı Bir Düğün Gecesi (1979) arasına bir virgul koyarak Bayram’ın hikayesini kaleme almıştır.Adalet Ağaoğlu da her sanatçı gibi mevcut düzeni sorgular. Kendisinin de dile getirdiği gibi sanat, mevcut düzene muhaliftir. Yaşadığı dönemi ve düzenini sorgular. 1970’lerde Türkiye’de siyasi kaosa sosyal değişim ve ekonomik dalgalanmalar eşlik eder. Özellikle 1960’larda yükselen göç dalgası ile insanlar mobilize olmuş, günlük hayatlarına kent kültürü, okur-yazarlık ve siyaset girmiştir. 1971 muhtırasının ardından da kaos azalmamıştır. Adalet Ağaoğlu da tüm bu değişimleri hisseder ve bunları romanlarına yansıtır. Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi bu ortamda doğmuştur. 1969 yılının sonuna doğru, hale TRT’de çalışmaktayken Mülkiyeli hoca ve öğrencilerle katıldığı bir yürüyüşte öğretim üyesi Aysel’in hikayesini yazmaya karar verir. Bu iki roman da aydınların durumunu, sosyal değişimi ve bu değişimin orta sınıf üzerindeki etkisini yansıtır. 1970’lerde Adalet Ağaoğlu arkadaşlarının tutuklanışına, işkence görmesine, öldürülmesine şahit olmuştur. Kendisinin de devletin karanlık raflarında Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşuna ilişkin bir dosyası vardır ve bu dosya da onun karşısına zaman zaman çıkmaktadır. Bir Düğün Gecesi romanı 1980 darbesi öncesi yasaklanmıştır. Evine isimsiz mektup ve telefonlar gelmektedir. Hatta yazarın Yeşilköy’deki yazlık evine de, kendisi yokken sürekli saldırılar düzenlenmiştir. Tüm bunlara karşın Adalet Ağaoğlu yılmamış ve yazmaya devam etmiş. Doğan Avcıoğlu’nun 70’lerde çıkardığı Devrim dergisinde de sürekli olarak yazıları yayınlanmıştır.Sevgi Soysal ve Mümtaz Soysal yazarın yakın arkadaşlarındandır. Aynı zamanda Ankara’nın sanatçı ve entellektüelleri de günlüklerin sayfalarında yerlerini alıyor. Pek çoğu yazarın arkadaşıdır. Hep beraber ya dışarı çıkıyorlar ya da Adalet Ağaoğlu onları evinde ağırlıyor. Bu sayede dönemin Ankara’sının sosyal çevresinin bir resmini de çizebiliyoruz ki bu resim İstanbul’dan oldukça farklıdır.Adalet Ağaoğlu her ne kadar bir parçası olsa da sol ideolojinin eleştirisini yapmadan geçmez. Özellikle o dönemde solun ne kadar bölünmüş olduğunu; farklı gruplar nedeniyle kimin nerede olduğunun bilinememesinden dert yanar. Yazar bir de sol düşüncenin hayata ve özellikle aşka olan bakışını da irdeler. Tiyatro yazarı ve yönetmeni olan kardeşi Güner Sümer’in Ankara Sanat Tiyatrosu’nda iken, sevgilisinin koltuğuna bir gül bırakınca sol görüşlü kişiler bu durumu eleştirir. Adalet Ağaoğlu da bunu yadırgar ve günlüklerine aktarır.Yazar dünyadaki gelişmeleri de sürekli takip eder. Türkiye’dekiler kadar dünyada da ne olup bittiğini; özellikle Vietnam Savaşı’nı, Kamboçya’yı, Şili darbesini günlüklerde bulmak mümkün.Adalet Ağaoğlu 1970 yılında TRT’den ayrıldığı zaman tanınmış bir oyun yazarıdır. Ancak romana, tiyatronun istediklerini anlatması ve dönemin baskıcı ortamı nedeniyle oynanması için yeterli ve etkin bir mecra olmayacağını düşündüğü için yönelmiştir. Bu onun için yeni bir meseldir. Zira kendisi TRT’den ayrıldıktan sonra sıradan bir evkadını olmaktan korkuyordur. Bu korkusunu da kalemi ile yenmiştir.Okuyucular günlüklerde dönemin kültür dünyasını da takip etme fırsatını yakalıyor. Ağaoğlu okuduğu kitapları, izlediği filmleri ve oyunları günlüklerin sayfalarına damlatıyor. Yazarın iç dünyasını da yakınen tanıma fırsatı elde etmiş oluyoruz. Onun kendi dönemi için geçerli olan yenilikleri gözlemleme şansı yakalıyoruz.Bir aydın olarak Adalet Ağaoğoğlu düşünceleri konusunda asla geri adım atmıyor. 1984 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği’nin (2007 yılında istifa etmiştir) kurucularından olan Ağaoğlu, daha 1960’larda TRT’de çalıştığı dönemde Kürt sorunu üzerine kafa yormuş; bunu da günlüklerinde dile getirmiştir.Tarih, kişisel yargılarımızın uzağındadır. Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri de dönemin atmosferini, bir aydının gözünden bizlere anlatıyor. Bu dönemde yazar çok sevdiği kardeşi Güner Sümer’i, babasını, annesini, ağabeyini ve yakın arkadaşlarının ölümlerini yaşamıştır. Günlüklerde yazarın fırtınalı günlerine okuyucu da tanıklık ediyor. Ancak Adalet Ağaoğlu son derede güçlü ve neşeli kişiliği ile sayfaların arasında ve hayatta dik durabilmeyi beceriyor.Aynı zamanda son derece enerjik de olan yazar, bugünün dünyasında, hız ile perçinlenen yaşamlarında herşeye koşturan ama hiçbir seye yetişemeyen insanlara hem ders veriyor hem de taş çıkartıyor. Yirmi dört saat yaşayan Adalet Ağaoğlu, sürekli roman, hikaye ya da oyun yazıyor, kitap çeviyor, kitap okuyor, sinema ve oyunları izliyor, evinde dostlarını ağırlıyor ya da sosyal etkinliklere katılıyor. Onun bu şaşkınlık yaratan enerjisi ve tutkusu da bu günlüklerin en çarpıcı noktalarından biri.Yazarın yaşamındaki en büyük desteği, “hayat arkadaşı” olarak nitelediği Halim Ağaoğlu’dan başkası değildir. Bir inşaat mühendisi olan Halim Ağaoğlu ile olan ilişkisindeki mahremiyeti günlüklerinde muhafaza eden yazar, uzun yaşamlarındaki ortaklığın güzel yanlarını sayfalarına not düşüyor.Adalet Ağaoğlu hem günlüklerinde hem de romanlarında özellikle bir konunun altını çiziyor; Cumhuriyet döneminin ilk ve ikinci kuşaklarının yaşadığı karmaşayı inceliyor. Cumhuriyet ile Demokrasi arasında kalmışlığı o yıllardan itibaren dile getiriyor. 1960 ve 1970’lerin karmaşık ortamında, yazmaktan asla vazgeçmeyen bir yazarla karşı karşıya karşıyayız. Hatta 1970’lerin yazarın en verimli on yılı olduğunu dile getimek mümkün; tartışmaya açık olmakla birlikte. Damla Damla Günler’in ilk cildi, altmışlı ve yetmişli yılların Türkiye fonunda bir aydının gerçek ve yalın hayatını incelemek için iyi bir fırsattır diyebiliriz.
Canım dostum Ayşe Yazıcıoğlu'na bu harika analiz ve derleme için teşekkürler...
Canım dostum Ayşe Yazıcıoğlu'na bu harika analiz ve derleme için teşekkürler...
26 Kasım 2007 Pazartesi
Türkiye'de postpartumu yaşamak

Elif Şafak, yeni kitabı Siyah Süt'ün başında, "Bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı" diyor. Lohusalık depresyonu her kadının tamamen unutmak istediği bir süreç. Kimisi hafif geçiriyor kimisi en ağır şekilde içine giriyor bu hastalığın. Ben hafif daha doğrusu hızlıca atlatanlardan oldum. Tıbbi olarak lohusalık depresyonu (postpartum) şöyle tanımlanıyor: "Postpartum depresyon doğumdan sonra ilk yıl içinde görülen bir duygudurum bozukluğudur. Postpartum depresyonda kendine ve bebeğine zarar verme ve intihar riski görülebilir."
Türkiye gibi doğum izninin sadece 6 ay olduğu bir ülkede yaşıyorsanız doğum sonrasını kolayca atlatıp da iş hayatına dönmeniz pek de kolay olmuyor. Örneğin İsveç'te doğum izni 2 yıl. Bunun 1 yılını anne, 1 yılını da baba kullanıyor. İsveç gibi gelişmiş bir ülkede yaşayan bir kadınla Türkiye'de yaşayan bir kadının doğum sonrası yaşadıklarını karşılaştıran bir araştırma var mı bilemiyorum ama arada bir uçurum olduğu kesin. Çünkü Türkiye'de doğum sonrası, kendinize ve bebeğinize yetememe duygularının yanısıra kariyerinizle bebeğiniz arasında bir seçim yapmak zorunda bıraklıyorsunuz. Dünya Sağlık Örgütü 2 yıl emzirmeyi önerirken, bir yandan siz Türkiye'de 4. ayda ya da devlet memuru iseniz daha erken işe çağırılıyorsunuz. Ücretsiz izin almak istediğiniz de ise çoğu şirkette kibarca işten atılıyorsunuz.
İlkokul öğretmeni olan annem bana hamileyken Bursa'ya yakın bir köy okulunda çalışıyormuş. Doğum sonrası 40. gün işe dönemek zorunda kalmış. Aralık'ta doğum yaptığı için soğuk kış günlerinde köy yolu ulaşıma kapandığında çoğu kez traktör arkasında gidermiş okula. Ve de en kötüsü de benim içmem gereken sütlerini ders aralarında gidip tuvalette çeşmeye akıtırmış göğsünden. Bunları annem ilk defa lohusalık dönemimde anlattı bana ağlayarak. Tabiki bu koşullarda ben 3 ay süt emmişim daha fazla ne beklenebilir ki.
Türkiye gibi doğum izninin sadece 6 ay olduğu bir ülkede yaşıyorsanız doğum sonrasını kolayca atlatıp da iş hayatına dönmeniz pek de kolay olmuyor. Örneğin İsveç'te doğum izni 2 yıl. Bunun 1 yılını anne, 1 yılını da baba kullanıyor. İsveç gibi gelişmiş bir ülkede yaşayan bir kadınla Türkiye'de yaşayan bir kadının doğum sonrası yaşadıklarını karşılaştıran bir araştırma var mı bilemiyorum ama arada bir uçurum olduğu kesin. Çünkü Türkiye'de doğum sonrası, kendinize ve bebeğinize yetememe duygularının yanısıra kariyerinizle bebeğiniz arasında bir seçim yapmak zorunda bıraklıyorsunuz. Dünya Sağlık Örgütü 2 yıl emzirmeyi önerirken, bir yandan siz Türkiye'de 4. ayda ya da devlet memuru iseniz daha erken işe çağırılıyorsunuz. Ücretsiz izin almak istediğiniz de ise çoğu şirkette kibarca işten atılıyorsunuz.
İlkokul öğretmeni olan annem bana hamileyken Bursa'ya yakın bir köy okulunda çalışıyormuş. Doğum sonrası 40. gün işe dönemek zorunda kalmış. Aralık'ta doğum yaptığı için soğuk kış günlerinde köy yolu ulaşıma kapandığında çoğu kez traktör arkasında gidermiş okula. Ve de en kötüsü de benim içmem gereken sütlerini ders aralarında gidip tuvalette çeşmeye akıtırmış göğsünden. Bunları annem ilk defa lohusalık dönemimde anlattı bana ağlayarak. Tabiki bu koşullarda ben 3 ay süt emmişim daha fazla ne beklenebilir ki.
Doğum sonrası kadın kendini herşeyiyle sorgulamaya alıyor. Evlilik, koca, bebek, kariyer derken bu sorgulama her geçen gün büyüyor en sonunda kendinizle karşı karşıya getiriyor sizi. Bu noktada özellikle reiki, nefes yöntemleri büyük kurtarıcı oluyor insana. İçinde bulunduğunuz koşulları ve en önemlisi de kendinizi olması gerektiği gibi severek kabul etmenize yardımcı oluyor. Tabiki bir de mucizeniz var ki, ona her an bakıp koklamak bile ilaç yerine geçiyor...
23 Kasım 2007 Cuma
Kişisel gelişim kitapları

Kendinize karşı ne kadar dürüst olabiliyorsunuz hiç düşündünüz mü? Ya da hangi özelliklerinizi seviyor hangilerini sevmiyorsunuz? Sevmediğiniz özelliklerinizi çok düşünmenize gerek yok aslında; Etrafınızdaki insanlara bakın, onlarda size dokunan, rahatsız olduğunuz ne varsa o sizsiniz.
Ya da hayatınızda neden hep aynı olaylar tekrarlanıyor, hep size zarar veren insanlar çıkıyor karşınıza sorguladınız mı hiç? Çünkü siz istiyorsunuz ve çekiyorsunuz onları hayatınıza. Evet her defasında yine mi diyorsunuz ama sürekli aynı tip insanları çekiyorsunuz kendinize. Yanıtlar aslında sizde, içinizde...Bazen biraz olsun durup beklemek, soluklanmak gerekiyor hayatta. Tam olarak hayattan ne beklediğini bulabilmenin yolu kendini tanımaktan geçiyor.
Aktif olarak yaklaşık 5 yıldır ilgilendiğim spiritüel dünyadan çok kitap okudum. Şu bir gerçek ki her konuda olduğu gibi bu alanda da gelişmek için önce deneyimlemek, yaşananların tam olarak içine girmek, acı, sevinç, şaşkınlık, belirsizlik..vs. her türlü duyguyu dibine kadar yaşamak gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Secret ve Çekim Yasası isimli kitaplar tüm dünyada çok satanlar listesine girdi. Aslında her iki kitap da bir pazarlama harikası. Bu nedenle çok eleştiri de aldılar. Fakat temelde anlattıkları çok da yanlış değil. Hani hep dalga konusu olan bir konu var ya "Haha ben pozitif olursam herşey pozitif olur aman ne güzel" ya da "Hemen bir villa hayal ediyim de biran önce istediğim olsun"... Her konuda olduğu gibi bu noktada da yargılıyoruz...deneyimlemeden hem de. Günümüz pazarlama ve tüketim dünyası. Çok da iyi yapmışlar bu iki kitabı böyle güzel pazarlamışlar ki çok temelde anlatmışlar basit dille. Belki de bazı yerlerinde abartıya kaçmışlar evet ama yine de okuttular insanlara.
Kişisel gelişim alanında çok fazla kitap var. Okuduklarım arasında en iyileri Eckhart Tolle ve Debbie Ford'un kitapları. Bir de Tanrılar Okulu güzeldi. Bir diğer konu bu kitapların çevirileri. Sanırım bir tek benim değil çoğu insanın sorunu kitapların çevirileri. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında bazı çeviriler çok kötü oluyor.
Bu kitapları çekinmeden, yargılarımızdan uzaklaşarak, analiz ederek okumakta fayda var. Yoksa malesef pek bir işe yaramıyorlar.
Ya da hayatınızda neden hep aynı olaylar tekrarlanıyor, hep size zarar veren insanlar çıkıyor karşınıza sorguladınız mı hiç? Çünkü siz istiyorsunuz ve çekiyorsunuz onları hayatınıza. Evet her defasında yine mi diyorsunuz ama sürekli aynı tip insanları çekiyorsunuz kendinize. Yanıtlar aslında sizde, içinizde...Bazen biraz olsun durup beklemek, soluklanmak gerekiyor hayatta. Tam olarak hayattan ne beklediğini bulabilmenin yolu kendini tanımaktan geçiyor.
Aktif olarak yaklaşık 5 yıldır ilgilendiğim spiritüel dünyadan çok kitap okudum. Şu bir gerçek ki her konuda olduğu gibi bu alanda da gelişmek için önce deneyimlemek, yaşananların tam olarak içine girmek, acı, sevinç, şaşkınlık, belirsizlik..vs. her türlü duyguyu dibine kadar yaşamak gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Secret ve Çekim Yasası isimli kitaplar tüm dünyada çok satanlar listesine girdi. Aslında her iki kitap da bir pazarlama harikası. Bu nedenle çok eleştiri de aldılar. Fakat temelde anlattıkları çok da yanlış değil. Hani hep dalga konusu olan bir konu var ya "Haha ben pozitif olursam herşey pozitif olur aman ne güzel" ya da "Hemen bir villa hayal ediyim de biran önce istediğim olsun"... Her konuda olduğu gibi bu noktada da yargılıyoruz...deneyimlemeden hem de. Günümüz pazarlama ve tüketim dünyası. Çok da iyi yapmışlar bu iki kitabı böyle güzel pazarlamışlar ki çok temelde anlatmışlar basit dille. Belki de bazı yerlerinde abartıya kaçmışlar evet ama yine de okuttular insanlara.
Kişisel gelişim alanında çok fazla kitap var. Okuduklarım arasında en iyileri Eckhart Tolle ve Debbie Ford'un kitapları. Bir de Tanrılar Okulu güzeldi. Bir diğer konu bu kitapların çevirileri. Sanırım bir tek benim değil çoğu insanın sorunu kitapların çevirileri. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında bazı çeviriler çok kötü oluyor.
Bu kitapları çekinmeden, yargılarımızdan uzaklaşarak, analiz ederek okumakta fayda var. Yoksa malesef pek bir işe yaramıyorlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)